HAZİRAN 2026 DERGİLERİNE GENEL BİR ...

HAZİRAN 2026 DERGİLERİNE GENEL BİR BAKIŞ-2: DİL VE EDEBİYAT

15/06/2026

DİL VE EDEBİYAT’TA CAHİT ZARİFOĞLU VE EDEBİYATTA İMGE DOSYASI

Dil ve Edebiyat dergisi yeni kadrosu ile tam anlamıyla haziran sayısını çıkarmış oldu. Dergilerdeki değişimi, yenilikleri her zaman olumlu bulurum. Devamlılığı olan bir iş yapıyorsanız tekrara düşmemek için bazen küçük dokunuşlarla bazen de toptan bir değişikliğe giderek yeni bir duruşla yola devam etmek gerekir. Böylelikle önce dergiye daha sonra da okuyuculara taze bir bakış açısı kazandırılmış olur.

Dil ve Edebiyat dergisi bu anlayışla çıkardı haziran sayısını. Dergiye yeni katılan isimler, dosya konuları bir şevk ve heyecan oluşturmuş görünüyor. Nice güzelliklerle devamını diliyorum.

 

EKREM ERDEM’İN GİRİŞ YAZISINDAN

“Türkiye’de yabancı dille eğitimi savunan çevrelerin en sık kullandığı argümanlardan biri, gelişmiş ülkelerin küresel rekabet gücünü yabancı dil politikalarına borçlu olduğu iddiasıdır. Oysa dünya örnekleri incelendiğinde bunun doğru olmadığı görülmektedir.

Japonya dünyanın en ileri teknoloji ülkelerinden biridir. Ancak eğitim dili Japoncadır. Tıp, mühendislik, hukuk ve temel bilimler alanında Japonca akademik üretim son derece güçlüdür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yoğun Amerikan etkisine rağmen Japonya üniversitelerini İngilizceleştirmemiştir. Çünkü Japon devlet aklı, dil bağımsızlığının zihnî bağımsızlık anlamına geldiğini bilmektedir. Japon bilim insanları İngilizceyi öğrenmekte fakat düşünceyi Japonca üretmektedir.”

 

EDİTÖRDEN – ÖZCAN ÜNLÜ

“Kelimelerin daraldığı, anlamın kabuğuna sığmadığı o gizemli noktada başlar şiir. Bazı anlar vardır ki, edebiyatın hafızasında sadece bir zaman dilimi olarak yer almaz. Bir sızının adı olarak mühürlenir bazen.

“Haziranda ölmek zor” der şair; zira hayatın en gür, tabiatın en yeşil olduğu demde bir yıldızın kayması, geride kalanlar için tarifi güç bir boşluk bırakır.

Modern edebiyatımızın en özgün, en “kapalı” ama bir o kadar da kalbe dokunan şairi Cahit Zarifoğlu, tam da böyle bir haziran gününde (1 Temmuz 1940-7 Haziran 1987), ardında devasa bir imge atlası bırakarak aramızdan ayrıldı.

Dil ve Edebiyat’ın 210. sayısında, bu derin sızıyı ve şiirin can damarı olan “imge” meselesini bir araya getiriyoruz.”

Cahit Zarifoğlu Dosyasından

 

DOSYADAN

Celal Fedai – Cahit Zarifoğlu, İmgelem Ve Şiir Tekniği

“Cahit Zarifoğlu’nun şiirindeki imgelem kudretinin varlığı, bu şiirdeki çocuğu şiirinin kurucu öğesi olarak yaşatmaktan vazgeçmemiş olmasında aranmalıdır. Bir tema olarak onun şiirlerinde çocuk daima vardır zaten ama benim demek istediğimde, şair kişiliğin düşsel evreni yaşar. Çocuk, aklını büyükler gibi işletmeyi reddeder. Zarifoğlu da aklının imgelemi üzerine baskı kurmasına izin vermez şiirlerinde. Bu sayede de şiirimizin en özgün imgeleri onun dizeleri arasından hayat bulur. Çokları gündelik hayattan somut görüntüler sunarken o, irreel bir evreni getirir. Ancak şaşırtıcı olan bu ‘irreel olan’ın bize ne kadar tanıdık geldiğidir.”

Şakir Kurtulmuş – Kendi Halinde Bir İşçiyim Ben

“Cahit Zarifoğlu şiiri; kolay tüketilen bir şiir değildir, okurdan daha fazla dikkat ve sezgi ister, anlamı hemen önüne sermez. Şiirlerinde güçlü bir duygu, samimiyet ve iç derinliği vardır. Bu yüzden okur şiiri tam çözemese bile onun atmosferini hisseder. Zarifoğlu’nun şiirini önemli kılan şeylerden biri de budur.”

Mustafa Özçelik- Cahit Zarifoğlu’nun Masalları

“Eserlerin başarısında söylenmesi gereken bir şey de yazarın çocuklar ya da içindeki çocuğu yaşatan yetişkinler için yazmayı “çok ciddi bir iş” olarak görmesidir. Bu, şunun için önemlidir. Çocuğa sadece yaşı, algı düzey, vs. itibariyle bakmak ister istemez onu söz yerinde ise basite almak gibi bir kanıya götürebilir insanı. Meseleye böyle bakınca da “Ben madem çocuklar için yazıyorum. Şunları yazayım, bunları yazmayayım” şeklinde bir kanaat oluşturabilir. Oysa Zarifoğlu, bu anlamda kendini kısıtlamaz, sınırlamaz. Kendisini klasik anlamda bir çocuk edebiyatı ya – zarı olarak görmez. Bir yazar olarak görür.”

Ethem Erdoğan – Sezai Karakoç’ta İmge Ve Kırılma

“Sezai Karakoç’un şiirdeki yerini hatırlamak gerekiyor elbette. Karakoç, Türk şiirinde bir söylem kurucu olarak öne çıkıyor. Onun getirdiği yenilik, şiiri ya salt bireysel duygunun alanı (Öz Şiir) ya da yalnızca toplumsal söylemin taşıyıcısı (Toplumcu Gerçekçi) olmaktan çıkarıp, hakikat arayışının dili hâline getirmesidir. Bu yönüyle, hem klasik şiirin derinliğini hem de modern şiirin imkânlarını bir araya getirir. Özellikle dili sadeleştirirken anlamı daraltmıyor oluşu başlı başına büyük bir meseledir. O basit görünen kelimelerle daha geniş bir çağrışım alanı açıyor. Böylece şiirde, doğrudan anlatmak yerine sezdirme – ye dayalı yeni bir ifade biçimi kuruyor.”

Ercan İriş – Edip Cansever ve İmge

“Edip Cansever’in şiirinde varoluşsal sancı, dinsel veya mistik bir öte dünya arayışından ziyade, bireyin bu dünya üzerindeki somut varlığına ve nesnelerle kurduğu ilişkiye odaklanan seküler bir düzlemde şekillenir. Şair, metafizik bir aşkınlık yerine dünyevi olanın “hacmine” odaklanarak trajediyi mekânsallaştırır; bu durum onu, anlamın mutlaklığını reddeden ve varlığı nesnel gerçekliğin dilsizliğinde arayan felsefi bir nihilizme yaklaştırır. Cansever için boşluk, metafizik bir korku değil, modern kentin içinde köksüzleşmiş bireyin otel odaları veya pasajlar gibi geçici mekânlarda hissettiği “hiçlik” duygusudur. Bu perspektifte şair, ilahî bir teselliye sığınmak yerine insanın anlamsızlık karşısındaki duruşunu bir “şiir işçiliği” olarak kurgular ve varoluşu, eşyanın kaskatı gerçekliği üzerin – den rasyonel bir hüzünle tanımlar.”

Yunus Emre Altuntaş – Modern Şiirde Kapalılık– Açıklık Meselesi

Şiirsel dilin en temel özelliklerinden biri, anlamın çoğulluğudur. Gündelik dilde bir sözcük genellikle tek bir anlamda kullanılır; bağlam, anlamın belirlenmesine yardımcı olur. Oysa şiirde sözcükler çoğul anlamlarla yüklüdür; farklı okumalar, farklı yorumlar mümkündür. Bu çoğulluk, şiirin zenginliğidir ama aynı zamanda kapalılığının kaynağıdır. Bu anlamda İlhan Berk kelimelerin ilk alamlarıyla kullanılmasına karşıdır; çünkü ona göre, kelimeleri ilk anlamlarıyla kullanmak şiiri ‘adlandırmak’tır, adlandırmak ise şiiri öldürür. Oysa ‘imge’, söyleyeceğini adlandırmadan söyler; sadece duyurur, sezdirir… İmgelerin kendini beğenmişliğinden kurtuluş yoktur. Berk için şiir, “ancak imge sayesinde tek anlamlılıktan kurtulmakta ve zenginleşmektedir.”

Betül ve Berat Zarifoğlu ile Söyleşi

Dosya kapsamında Cahit Zarifoğlu’nun eşi Berat Zarifoğlu ve kızı Betül Zarifoğlu ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular; Gülcan Tezcan’dan.Zarifoğlu’nu birinci ağızdan dinlemek hem büyük bir keyif hem de tarifi imkânsız bir değerdir. Söyleşinin her satırı şairi biraz daha yakından tanımamız için değerli notlar sunuyor bize.

Berat Zarifoğlu: Kur’an okumayı severdi. Hatta ‘ilmihal de okuyun’ diyordu bize. Kitaplığımız her taşınmamızda, bir de çocuklarımızın yırtmasıyla azaldı. 11 senelik evlilikte 8 ev değiştirdik. İstanbul’a gelirken de yarısını verdik kitaplarımızın.

Betül Zarifoğlu: Ankara’dayken Erdem amcayla (Bayazıt) aynı binada oturuyormuşuz. Ertuğrul Tütüncü var yine aynı binada. Akif amca (İnan), Rasim ve Alaaddin (Özdenören) amca ile dergi için çok sık bir araya gelirlerdi. Dergide ne yapalım, ne edelim diye konuşurlardı.

Berat Zarifoğlu: Cahit beye neden çocuğa soruyorsun, o ne bilsin demişler. “Ciddiye alındığını, değer verildiğini bilsin” demiş.

Betül Zarifoğlu: Babamla ilgili hatırladığım şeyler var ama ses tonunu hatırlamıyorum. Bir tane kötü bir kayıt var. Aile içinde çekilmiş. Bana hiç tanıdık gelmiyor orada. Amcamlar Almanya’dan gelmişler. Onun çekimi. O zamanlar ses ve görüntü kayıt cihazı ayrı ayrı kullanılıyormuş. El kameralarının yeni çıktığı zamanlar. Kısa bir sahne var ama çok tatlı orada da. Sesini sorduğumda annem, “İbrahim Sadri gibi” diyor.

Sonsuz Anlar

Tunay Özer, nitelikli edebî eserlerin çok katmanlı yapısını, okuyucunun algı ve görgüsünü geliştirmedeki rolünü anlatıyor. Şiirin felsefe ve psikolojinin ötesine geçen gücünden, edebiyatın tarih ve toplum gibi alanlara sağladığı derin bakıştan söz ediyor Sonsuz Anlar isimli yazısında.

“Zamanın sınamasından geçmiş kalıcı eserler o ülkenin önemli zenginlik kaynaklarındandır. Gerçeğin edebî ve estetik temsilcileri olarak… İnkılâpçı, avangart beyinler, hakikatperest kalemler; bir yaşama biçimi, bir zihniyet, bir fikir, his ve zevk teşkili, kısaca kültür oluşumunda büyük pay sahibidir. Halkın ruhunu edebiyatla buluşturur, hayal gücüne tesir eden masal ve anlatılara büyülü dokunuşlar yapar, kültürel mirasına evrensel bir nitelik kazandırır. Ulusun ortak imgesini, hafızasını ve derin ırasını oluştururlar. Toplumun kaderi, yönelimi, refleksi, insiyakı orada şekillenir. Kullandıkları dili, esnetip soluklandırarak, ona yeni sözcükler, söyleyiş biçimleri ve ifade imkânları kazandırarak geliştirir.”

 

DİL VE EDEBİYAT’TAN ÖYKÜLER

Mehtap Altan – Zarif Devrim

“Kitabı bir süre dizlerimin üstünde açık bıraktım. Karşı apartmandaki çizgi film ışıkları, duvarda sessizce dolaşıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, şehir yoruluyor, sesler içeri çekiliyordu. İnsan, bu vakitlerde kendi içinde daha fazla yankılanıyordu. O an fark ettim, uzun zamandır sustuğunu sandığım şey ben değildim; belki de sadece içimde konuşacak doğru geceyi bekliyordum.”

“İmgeler bazen açıklanmıyordu, çünkü bazı duyguların adı yoktu. Karşı apartmanın soluk, mavi panjurlu penceresine baktım. Çizgi film ışıkları artık daha yavaş hareket ediyordu. Perde hafifçe kıpırdadı, içeriyi yine göremedim. İlk kez bunun eksiklik olmadığını düşündüm. İlk kez bir boşluğu doldurmak için sırılsıklam hırpalamadım ruhumu. Bazı boşluklar olmalıydı, kim bilir…”

Nuhan Nebi Çam- Korku Günlükleri

“Usta, taş duvar örüyor. Dağlardır. Ufuklardır. Güneşin guruba doğru ilerlemesidir. Tekir Suyu’nda kırmızı benekli balıklar yüzüyor. Yamaçlardan tosunlar, düveler kasabaya iniyor. Aziz, kulübenin daracık penceresinden dışarıya kürekle gübre atıyor. Dut ağacına bülbüller, kanaryalar konuyor. Salim’in domatesliğine, Vaysal’ın keçileri giriyor. Iraz, etekliğini göçmenine sabitlemiş fidelerin dibini çapalıyor. Denklerini bağlamış, yükünü tutmuş iki katır peş peşe değirmenin yolunu adımlıyor. Ufuklardır. Kızıl bir nakış dağların üzerine çekilmiştir. Katır sürücüsü onların ardı sıra yürümektedir.”

“Karanlık bir sokağa dönüyorum. Yolumun çıkacağı yeri bilmiyorum. Durmak, yürümek ya da koşmak. Denizden uzak bir semt burası. Sahilden ve pansiyondan uzak. Bu tenha yollarda biraz taşrayı anımsıyorum. Evlerin pencerelerinden cansız ışıklar çamurlu yollara vuruyor. Köpekler aç, ayak seslerim uzaklarda yankılanıyor. Şehre, Boğaz’a ve denize dönmek için geri geri yürüyorum. Bu hal büyük bir girdap. Ve şehir susmuyor. Büyük, keskin dişleriyle karanlıkta, puslar içinde gemi düdüklerinin ara verdiği yerlerde gülümser gibi yapıyor.”

 

DİL VE EDEBİYAT’TAN ŞİİRLER

Bakıyorsunuz kuşlar
Hazır
Sokak lambaları yanık unutulmuş
Evlerde bitmeyen sabah telaşı
Kapılar bir açılıp bir kapanıyor
Güvercinlerse teraslara kurulmuş
Burası Cahit Zarifoğlu Sokağı

Karanlığımı hızla savurup attım
Şapkamı da sokağın kuyusuna!
Saydım, yalnızlığım milyon tane
Sokağı bu yalnızlıkla adımladım

Kadınlar kapı önlerinde
Ve soluk soluğa çocuklar
Adem Turan

Ne kadarını geceye bırakayım ne kadarını sabah
Yeni açılmış gülün etrafa saçılmış rengiyle
Bir yol bulup çıkmak caddenin kalabalığından
Yalnızlığın ortasında kalmış olarak bakışsız
Aşksız yaşamaklar mehtabında yıldızsız gibi e mi?
Nurettin Durman

kaça kadar saysam
sen eksik kalırsın
kaça kadar saysam
sende tökezlerim

yüzümü yırtıyorum
sana her takıldığımda
bu yüzden çehrem eksik kaldı
kaça kadar saymış olursam olayım
tamamlanamadım
Suavi Kemal Yazgıç

Hâ Mîm
öyle bariz ve öyle gizil
yedi kat semanın ve yedi kat rüyanın
orta yerine sirayetle memurken yürek
nasıl çıkılır araf meydanından yürüyerek
tırnakları söken cendereye alan ruhu saran
riyanın hükmünden gel de süzül
neyin uzağında kaldıysa hâ tutsun elinden mîm
yerin gaybından gıyabından azat
azattan murat ermek ki bir makama
özünde evreni bulmak hücre hücre sicim sicim
Hande İkbal

 

Kaynak: https://www.mustafaucurum.com/haziran-2026-dergilerine-genel-bir-bakis-2/

 

Galeri