Dil ve Edebiyat
Resmi büyütmek için tıklayın!

Dil ve Edebiyat (143. Sayı)

 
DİL VE EDEBİYAT’IN KASIM 2020 SAYISI 
 
Dil ve Edebiyat dergisi 143’üncü sayısında dil derdimizi ele alan yazılara yer vermeye devam etti. Türkçenin metinlerdeki sorunlarını ortaya koyan makalelerin yanı sıra, edebiyat köklerimizi temsil eden eser ve müelliflere dair incelemeler Kasım sayısında.
 
Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği tarafından aylık olarak yayımlanan Dil ve Edebiyat dergisinin Kasım sayısı, dil derdine tercüman olan yazılar, edebiyatımızın ve dünya edebiyatının önemli müellif ve eserlerine dair incelemeler, denemeler, hikâye ve şiirlerle yine dopdolu.

Üzeyir İlbak, “kültürel iktidar” tartışmalarının ardından ilk defa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gündeme getirilen “fikrî iktidar” meselesi üzerinde durduğu “Siyasi İktidar’la “Fikrî İktifar” Mümkün mü?” başlıklı giriş yazısında, Türkiye’de güdümlü fikir inşasının tarihçesine yer veriyor. “Dış etken ve müdahaleleri görmezden gelsek bile Tanzimat’tan bu yana gerçekleşen fikrî kırılmaları ve melezleştirme merkezlerine dönüştürmek için özel bir iradeye ihtiyaç vardır.” diyen İlbak, yazısında ayrıca Fransa’nın Müslümanları ötekileştirici tutumunu kınayarak bu tutumun mesnetsizliğine değiniyor.

143’ÜNCÜ SAYIDA
Prof. Dr. Hakan Hadi Kadıoğlu, “Dilin Ayrıştırıcılığı” başlıklı yazısında sırayla Farsça, Arapça, Fransızca, Almanca ve İngilizceye doğru savrulmaların dilde ideolojik kutuplar meydana getirdiği üzerine dikkat çekici tespitlerde bulunuyor. Ekrem Sakar, “Türkçesi Varken’ Derken?” başlıklı denemesinde kelimelerin yabancılığını sorguladıkça türetilen ve topluma yabancılaşan kelimelerin izini sürüyor. Lütfi Bergen, “Yûnus Emre ve Ahilik-Fütüvvetçilik” makalesinde Yûnus Emre’nin dilimizde ve edebiyatımızda var oluşunun dinî prensipler üzerinden şekillenen sosyolojik temellerine iniyor, tarihî sürecini ortaya koyuyor. Prof. Dr. Nimet Yıldırım, “Celaleddin-i Rûmî ve Şems” başlıklı makalesinde Mevlânâ ve Şems’in arasında cereyan eden yakınlığı, taraflara ait meramı anlatan beyitler ve metinler üzerinden yorumluyor. Zafer Acar, “Nazım Hikmet’in Torunu: Ataol Behramoğlu Şiiri” başlıklı makalesinde, Behramoğlu şiirine dair karşılaştırmalı tespitlere yer veriyor.
Nurettin Durman, Mehmet Baş, Kadir Ünal, Hayrettin Taylan, İlhan Kurt, İsmail Aykanat, Mahsum Oğrak, Sinem Azade, Burak Öztürk şiirleriyle; Ahmet Feyzi ve Gönül Yonar makaleleriyle; Ekrem Sakar, Sümeyye Çiftçi, Şakir Diclehan, Elif Sönmezışık, Feyza Kartopu, Ömer Uzun denemeleriyle; Tacettin Şimşek, Serpil Tuncer, Kadir Kakçı, Eda Tosun, Resul Topsakal, Gülay Karakuş hikâyeleriyle; Engin Balcı ve Mehtap Altan gezi yazılarıyla; Öznur Sondül inceleme yazısıyla Dil ve Edebiyat’ın Kasım sayısında.

 
DİL VE EDEBİYAT dergisi Kasım sayısı giriş yazısı:
 
SİYASİ İKTİDAR’LA “FİKRÎ İKTİDAR” MÜMKÜN MÜ?
Üzeyir İlbak

Tanzimat'la başlayan Batılılaşma/Garplılaşma çabamız, Cumhuriyet’in ilanı ile Batı’ya teslim olunarak Batı lehine köklü değişiklikler yapmaya dönüştü. Bunun tarihî okuması, "devam fikrîni terk ederek uygarlık değiştirmek" ve Doğu’ya, İslam'a, kültürel mirasa yüz çevirmekti. Doğulu köklerimizle İslam'a yaslanan Selçuklu-Osmanlı mirasımız reddedildi ve "Yeni Türkiye" Batı uygarlık dairesine eklemlendi. Batı’ya ve Batı'nın değerler hiyerarşisine büyük umutlarla bağlanan Cumhuriyet nesli, kültür ve medeniyeti redd-i miras ederken; işbirliği yaptığı Batılı dostlarına imparatorluğun borçlarını ödemeyi kabul etti. Cumhuriyet nesli büyük bir çelişki ve yanılgının kurbanı oldu. Batı için, kurulan bütün ilişkilerde Batı'nın çıkarları ve ekonomisi her şeyden önce gelir.
Cumhuriyet’in ilanıyla girişilen devrimler Batı’ya yönelişi, daha açık bir ifade ile Batı’ya teslim oluşu açıkça ortaya koydu. Zihinsel köleliğin geliştirilmesi için zeki gençlerin seçilip Batı’ya eğitime gönderilmesi ile hazırlanan fikrî ve kültürel iktidarın etki alanı, şehirlilerin kaymak tabaka aileleriyle sınırlı kaldı. Bu durum askerî ve sivil bürokrasiyi memnun etmedi. Batı değerlerini ve Batı’da eğitilmiş entelektüellerin öğrendiklerini tercüme ederek toplumu dönüştüremediğini fark eden seçkinci jakobenler, Cumhuriyet tarihinin her on yılında bir yapıtlıkları askerî müdahalelerle zihnî köleliği teşvik ettiler. Ancak köklere yapılan müdahaleler onlarca yıl geçmesine rağmen Batılılaşma lehine toptan bir değişim sağlayamadı.
Cumhuriyet’in İlanı’nın otuzuncu yılından itibaren cılız da olsa siyaset dünyası köklere dönüşün kapılarını araladı. 1950-1960 arası seçimleri kazanan siyasal akıl, "fikrî iktidar" yolunu açacak eğitim ve kültürel hamleleri hayata geçirme yerine "her mahalleye bir milyoner" kazandırma projeleriyle oyalandı; ve Tanzimat'la başlayan "fikrî iktidar"ın değerler hiyerarşisine müdahale etmedi. En sonunda siyasal iktidarları döneminde yönettikleri okullarda yetişen asker-sivil bürokrasinin gerçekleştirdiği 1960 Darbesi’yle iktidarı kaybettiler.
Türkiye'de liberal-sağ olarak tarif edilen muhafazakâr iktidarlar 1971, 1980 ve 1997 müdahaleleriyle Tanzimat Batılılaşmasının zihnî köleliğine müdahale edemedikleri ve inandıkları değerler hiyerarşisinin kodlarını yeşertecek "fikrî aidiyete mensup bir kadro” yetiştiremedikleri için yerleşik kiralık kafalar aracılığıyla iktidardan uzaklaştırıldılar. Bu uzaklaştırılmalar sonucu iktidara yeni gelen her muhafazakâr siyasal topluluk, eğitimde ve kültürde iktidar olamamaktan yakındı ve işin magazin boyutu ile kamuoyunu oyaladı. Bugün de maalesef aynı dertten mustaribiz ve yirmi yıla yaklaşan iktidar döneminin sonunda hâlâ "kültürel iktidar" tartışmaları yapmaya ve "fikrî iktidar" önerilerinde bulunmaya devam ediyoruz. Bu mümkün mü? Bu durumu Sayın Cumhurbaşkanı da konuşmasında teyit etmektedir. “Ülke ve millet olarak kendimizi kontrolsüz bir Batılılaşma fırtınasının içinde bulduk. Fikrî hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek için çıkılan yolun en sığından, en bayağısından, en çarpığından bir Batı taklitçiliğine dönüşmüş olması Cumhuriyet’imizin en büyük kaybıdır. Her dönemde elbette bu fikrî sancıyı yaşayan, tartışmayı ve arayışı sürdürmeye çalışan dava insanları çıkmıştır. Ama bunların sesi ve üretimi, devlet gücünü de arkasına alan, kayıtsız şartsız Batıcılığı savunan zihnîyetin faşist dayatmaları karşısında yetersiz kalmıştır.”
Tanzimat’la hayatımızın bir paçası hâline getirilen Batılılaşma, Cumhuriyet’le topluma yeni kimlik tarif etme, yeni bir zihin ve kültür iklimi oluşturma, geçmişle ilişki kurmayı mümkün kılacak tüm imkânların devlet eliyle ve yasayla biçimlendirme yoluyla “fikrî, zihnî ve medenî” çorak ortamı inşa etti. İnsanî ve insana dair değerli tüm özel alanlar, fikirler, aidiyetler, Meşrutiyet ve Cumhuriyet tarihinin siyasi organizasyonları aracılığıyla siyasal/pragmatist çıkarlar için yeniden tarif edildi. Kutsalları ve toplumun yaslandığı temel dayanakları araçsallaştıran siyaset kurumu, elde ettiği siyasal güce yaslanarak hayat piramidini ters-yüz etti ve amaç olması gereken değerli birikimi siyasal iktidarın payandası yaptı. Değerlerin korunması için araç olan siyaset kurumu iktidar olma imkânları ile amaç hâline geldi ve insanlığın krizine sebep oldu. “Fikrî İktidar” tezi, siyasal tercihlerin potasında kaynatılıp melezleştirilmeye ve unutulmaya bırakılacak gibi duruyor. Siyasal olan; fikrî ve bilimsel olana tâbi olmaz. Siyasal erk bu ve benzeri argümanları ihtiyaç duyduğu sürece gerektiği miktarda kullanır. Menderes, Demirel, Özal … dönemlerinde bu tür söylemlere çokça tanıklık ettik. Bunu mevcut iktidar üzerinden değerlendirmeye ve mevcut iktidarla özdeşleştirmeye de gerek yok.
Tanzimat'la başlayan Cumhuriyet’in hâkim paradigmasından bir kopuş henüz mümkün değildir; çünkü iki asırlık "fikrî iktidar" Batıcı "kültürel iktidar"ını güçlendirerek siyasal etkilerden arındırmıştır. Türkiye'nin yeni siyasal kadrolarının Batılılaşmış "fikrî iktidar" karşısında tamamen farklı bir pozisyon almasından bahsetmek, ellili yaşlarını yaşayan neslin tanıklıklarını görmezden gelmeyi gerektirir. Bugün iktidarın yanında pozisyon alan egemen bürokratik kadrolar, Batı’da aldıkları eğitim ve kültüre sadakatle Batı kimliğine ürünmeden Batı yandaşlığı yapmakta ve kendilerinden önceki bürokratik oligarşinin zihin dünyasının dışına çıkamamaktadırlar. Batılılaşma çıkmazı, geçmişte kendilerini İslamcı olarak tanımlayan siyasal kadrolar aracılığıyla yeni bir meşruiyet alanı açmaktadır. Bu yeni paradigma; sayısal/istatistikî-maddî verilere yaslanarak eğitim süreçlerinde büyük sıçramalar gerçekleştirmiş gibi görünse de nitelik bakımından yeni bir krize gebedir. Kimi özel üniversitelerde hâlâ başörtülü öğretim üyesi sorunu vardır ve iktidarın değişmesi hâlinde bu sorunun tüm üniversitelerde yaşanmayacağının bir teminatı yoktur. Böyle bir sorun ortada dururken “fikrî iktidar” ne ile gerçekleşecektir?
“Fikrî İktidar” ifadesinin siyasal ve kültürel hafızamıza eklenmek üzere seslendirildiği üniversite ve diğer üniversitelerimizin yapısal ve fikrî durumu, düşünme kapasitesi, düşünmeyi düşünerek fikre dönüştürme imkânları var mı? Mensubu oldukları inancın/dinin sabiteleri bağlamında çağlarının sorunlarına, krizlerine ve buhranlarına çözüm üretmeleri mümkün mü? Felsefî ve kelamî mirasımızın kurucuları Kindî, Razî, Rüşt ve Farabî’nin miladi ikinci asırdan itibaren yaptıkları zihnî ve fikrî tefekkürün 21. asır yorumunu yapma kapasiteleri var mı? Bu sorulara yeterli ve doğru cevaplar vererek, üniversitelere düşünce ve felsefe dersleri koyarak ve düşünebilen yeni bir nesil yetiştirerek “fikrî iktidar”a ulaşmak mümkündür. Doğal bir eğitim süreci ile düşünen ve ülkesi için fedakârlıkla çalışacak bir nesil yetiştirerek yeni bir zihin ve nesil tarifi yapacak bir dönüşüme ihtiyaç var. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk kadrolarının başaramadığını mevcut iktidarın ve gelecek siyasal iktidarların başarması mümkün değildir, doğru da değildir.
Niyazi Berkes, Mümtaz Turhan, Şerif Mardin ve Kemal Karpat "Türkiye Modernleşmesi ve Batılılaşması"nı sorguladılar. Birileri "iki yüz yıldır niye Batılaşmıyoruz?" diye sorarken bazıları da büyük çatışmadan ortaya çıkan fikrî bunalımın ürettiği sorunlara dikkat çekti. Cemil Meriç ve Ahmet Hamdi Tanpınar "süreklilik, devamlılık" bağlamında bir kurcalama kutbu inşa ettiler. Fransız İhtilali'nin ulus-devlet-etnisite bağlamında dayattığı devlet fikrînin çürümüşlüğünü ve yıkıcılığını tedavi edecek temel argümanlara hâlâ sahip değiliz. Ulus-devlet pratikleri, Cumhuriyet modernleşmesi, dilde gerçekleştirilen yıkıcılık ve etnisiteyi yok sayma politikaları toplumu kompartımanlara kapatırken; 1960 sonrası siyasal dayatmalara rağmen şeffaflaştırma ve toplumu barıştırma iklimi gerçekleştirilemedi. Bugün yaşanan fikrî, siyasî, ahlâkî ve ailevî kırılmaların temelinde çimentosuz inşa edilen yapıların kolay dağılışları gibi inanca/geleneğe yaslanmayan köksüz ve ruhsuz devrimlerin fıtrata uyum sağlayamaması var.
Gündem olan “fikrî iktidar” konuşmasında Sayın Recep Tayyip Erdoğan, “Fikrî iktidarı siyasi kadrolar değil, ilim, sanat ve hikmet insanları inşa eder. Siyasi kadrolar ancak onlara ihtiyaçları olan zemini sağlar. Dolayısıyla bu konudaki sorumluluğun bir kısmı bize aitse, önemli bir kısmı da ilim ve fikir adamlarımıza aittir...” tespitini yaptı. Peki bu mümkün mü? Fikir adamları, aydınlar, yazarlar, sanatçılar tartışabilecekleri bir iklimde mi yaşıyorlar? Trol diye tarif edilen medya tetikçilerinin egemen oldukları bir ortamda, düşünebilen insanların ideolojilerine takılmadan bu soruya evet denmesi pek mümkün görünmüyor.
2023 yılına yaklaştığımız şu günlerde, Türkiye'ye karşı kurgulanan ilkel Haçlı İttifakı Akdeniz'de, Ege'de, Orta Doğu coğrafyasında ve Kafkasya'da yürürlüğe konmuştur. Roma İmparatorluğu'ndan bin dört yüz yıl sonra yeniden dünya egemenliğinin biricik sahibi olma iddiasındaki Batı, emperyalist dürtüleriyle dünyaya ve insanlığa adil olmayan bir gelecek vadetmektedir. Türkiye’nin, insanları eşit kabul etmeyen bir dünyada siyasal varoluşunu kuvvetlendirirken içeride “fikrî iktidar” enstrümanlarına yatırım yapma çabalarını artırması doğaldır; ancak kısa vadede gerçekleşmesi mümkün değildir. Dış etken ve müdahaleleri görmezden gelsek bile Tanzimat’tan bu yana gerçekleşen fikrî kırılmaları ve melezleştirme merkezlerine dönüştürmek için özel bir iradeye ihtiyaç vardır. Bu güçlü iradenin grileşen siyasal alanda ortaya konulması neredeyse imkânsızdır. FETÖ darbe girişimiyle oluşan siyasal iklim melez, gri ve belirsizdir. Muhafazakâr Demokrasi’ye yaslanan siyasal iktidar, milliyetçi unsurlar ve ulusalcı güçlerle gayrıresmî bir koalisyon kurmaya mecbur kalmış ve siyasal ortam grileşmiştir. Bu tespit Türkiye ve komşularıyla sınırlı değildir; günümüz dünya siyasal iklimine de küresel-muhafazakâr dünya görüşü egemendir ve uluslararası ilişkiler tüm ülkeler için olumsuz bir hâle gelmiştir. Nefes aldığımız tarihî kavşakta sorun, uygarlıklar arasındaki farklılıklar değil artık. Bu ortamda “fikrî iktidar” kavramsallaştırması cesur ve iyi bir temenni olarak zihin dünyamızda yer edinecektir.
**
Medeniyet, kültür ve Türkçenin sosyal medya, yazılı-görsel medya aracılığıyla soysuzlaştırıldığı, bozguna-soykırıma ve tehcire maruz bırakıldığı bir zamanda Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği yönetimi hikâye alanında yeni bir dergi ile “Kültür İklimi”mize merhaba dedi. Hikâye-öykü karmaşasının yaşandığı yazı dünyasına Olağan Hikâye ismiyle giriş yapan derginin Genel Yayın Yönetmeni Yunus Emre Özsaray, çıkış amacını “Olağan Hikâye dergisi bir nevi tesviye görevi görsün istiyoruz. Yeni kuşağın diline bir katkı olsun, o katkıyla yeni kuşak geçmişin birikiminin farkına varsın gibi bir niyetimiz var. O yüzden de hikâye adını dergimizde kullandık" sözleriyle derginin çıkış amacını anlatıyor. Hayırlı olsun.
**
Fransa Cumhurbaşkanı Makron’un (Macron), son zamanlarda İslam’a ve müslümanlara yönelik ayrıştırıcı, ötekileştirici, tahkir edici açıklamalarını insanî ve ahlakî bulmuyor, İslam’a dair yaptığı “din mühendisliği tarifinin” emperyalist düşünüş kalıntılarının açığa çıkması olarak okuyor ve lanetliyoruz. Franz Fanon’un ifadesiyle “Avrupa’nın refah ve ilerlemesi zencilerin, Arapların, Hintlilerin ve sarı ırkların ölü vücutları ve akıttıkları ter üzerine inşa edilmiştir. Bunu artık görmezden gelmeye niyetimiz yok. Haydi arkadaşlar! Yolumuzu değiştirmenin zamanıdır.” Bu coğrafyada yol değişikliğine öncülük edenlerin olduğu bir çağa erdik. Makron ve işbirlikçilerinin biricik derdi, yol değişikliğini önlemek. Yolumuz ve yolculuğumuz bu ayda daha bir kavi yolculuğa dönüşecektir. Yeryüzünü teşrif eden İslam Peygamberi'nin doğduğu aydayız. Sabır ve sükûnetle daha şuurlu bir idrakle yürüyüşümüze devam edeceğiz. Akdeniz’de, Ortadoğu’da, Kafkasya’da ve mazlum milletlerin imdat çığlığının duyulduğu her coğrafyada ayak sesimiz duyulacak. İnsanın ve insanlığın acısı karşısında hüzünlenen ve merhamet duygusuyla zalime volkan; mazluma meltem olabilen inanmış insana selam olsun.