Dil ve Edebiyat (206. Sayı)
Dergi Ücreti : 24 ₺
“Yeni Dünya” Düzeni: İşgal
ZAFER ACAR
“Hiç akletmez misiniz?” (Bakara Suresi, 44).
Gazze gibi sanat da işgal altında -manevi değerlerin bir kısmı buharlaşmıştı çoktan-, bu işgal tanka dönüşen kavramlarla, satılık piyasalarla ve etikten arındırılmış modern estetik normlarla yürütülmekte. Güzeli ve çirkini onlar belirliyor. İyiyi ve kötüyü onlar. Kimin ne kadar yaşayacağını, kimin feda edileceğini onlar belirliyor. Şimdilik onlar.
Emperyalizm yalnızca toprakları, alın teri emeği değil, düşünmeyi de işgal etmiştir -fetih onun lügatinde yoktur-; “bedenlere özgürlük, zihinlere tutsaklık” ilkesini benimsemiş ve işbirlikçilerine benimsetmiştir. Bu yüzden hakiki sanatı da hedef alır; çünkü sanat farkındalık demektir, farkındalığı tetikleyen her şey siyonist-evanjelist güç odakları için daima bir tehdittir. İyi olan her şey onlar için tehdittir esasında. Sanat ya ehlileştirilmek ya göz altına alınmak ya da tamamen susturulmak istenir. Spekülasyona, korku yaratmaya, yepyeni bir distopyadan bahsetmeye gerek yok, çünkü distopyanın tam göbeğindeyiz. Yeryüzünde kendi cennetini kurmak isteyenler, köle olarak gördükleri ötekilere cehennem hayatı yaşatmakta. Bilinmeli, Araf’ı yok bu dünyanın, ya onlardansın ya değilsin.
“Bilgi güçtür” diyen egemenlerin elindeki casusluk teknolojisi “1984”ten bu yana korkunç gelişti. Evet korkmalıyız, geri çekilmek için değil, temkinli ilerlemek için azıcık korkmalıyız. Sosyal medyası, yapay zekâsı ile dijital çağ; kendi kendini ifşa eden, tutuklayıp kelepçeleyen gönüllü mahkumların oluşturduğu büyük bir hapishanedir artık. Gücünün zirvesindeki o zalim gizli el-Big Bradır (Big Brother), ortalıkta görünmüyorsa son teknoloji ordularıyla içimize karargâh kurmuş demektir. Bugünleri ne Haksli (Huxley) ne Orvıl (Orwell) öngörebilmişti -bazen gerçeklik, kurguyu aşar-, Fuko (Foucault) birazcık hissetmişti, o kadar. Tahminde bulunmuyoruz, yakın geleceği görmek için müneccim olmaya gerek yok. Gazze, dünyanın başına gelecekleri özetlemekte. Ukrayna, İran ve Venezüella gibi devletlerin başına gelenler büyük kıyametin küçük ayak izleri yalnızca.
Emperyalizm, sanatı metaya indirger; “evrensel estetik” iddiasıyla kendi süfli zevkini, ifrat-tefrit tarafından belirlenen ölçülerini ve Paris-Londra-Vaşington gibi merkezlerini dayatır. Yerel olanı geri, köklü olanı ilkel, anlam arayışını nostaljik ilan eder; direnci aşırılık, itirazı marjinallik olarak etiketler. Böylece sanat, hakikati dile getiren bir söz -parrhesia- olmaktan çıkar, küresel tüketim düzeninin zararsız bir süsüne dönüşür. Vicdan ölür.
Hakikatten koparılmış bir akıl ya da hastalıklı bir ideoloji kaos düzeninin en elverişli aparatıdır. Mesela materyalizm, sanatı görünürlük, işlev ve satış ölçülerine boğarak ucuzlatır; nihilizm anlamı reddederek sanatın kalpten başlayarak iç organlarını bir bir boşaltır; hiçlik Tanrısına inanan ateist Sartır’ın (Sartre) en azından bir zamanlar öncülüğünü yaptığı modern, son moda varoluşçuluk ise -istisnaları dışta tutarak söylüyorum- sanatı köksüz, parçalanmış bireyselliğe hapseder -Sartır daha sonra bu felsefi tutumdan uzaklaşacaktır, ama ne fayda-. Emperyalizm, ahtapot gibi çok kollu bu üç yaratığı kullanarak sanatı kuşatıp teslim almış, öte yandan Saf Şiir, Dadaizm, Sürrealizm gibi etliye sütlüye karışmayan içe kapanık-bireyci bön akımları ise desteklemiştir. İnsan bireyci olamaz, çünkü toplum var; insan, öyle kafasına göre her ilkeye veya otoriteye karşı çıkamaz, çünkü bizi çevreleyen doğa yasaları var; insan, sürrealist olamaz, çünkü akıl ve mantık var. Sözün özü: Her akım, biraz retoriktir.
Kültürel bağımsızlık, yalnızca politik bir talep değil, yalınlığı öneren anlam dünyamızı ötekinin belirsiz diliyle kurmayı reddetmektir. Dil sadece kelimelerden oluşmaz. Bütün evren, bütün canlılar ve nesneler, yani bütün göstergeler konuştuğumuz dilin kökenini oluşturur. Unutmamalı, varlık kelimelerden evvel yaratılmıştır. Üzülerek söylüyorum, yeme içme biçiminden giyim kuşama, ev eşyalarından şehir yapılanmalarına dek hemen bütün medeniyet ve kültürel göstergelerimiz Batılı. Bir yandan öğrencinin yabancı kelime kullanmasından rahatsız oluyor, ama öte yandan aynı öğrencilerimizi İngiliz eğitim sistemine, yabancı okullara teslim ediyoruz. Sanat da bu tarz çelişkilerden payına düşeni alıyor. Müslüman bir sanatkâr, kendini bilerek veya bilmeyerek Batı kaynaklı materyalist bir sanat akımına dahil etmekle övünebiliyor. Biz, bu duruma dur demek zorundayız. Baş döndürücü küresel merkezlerin onayı, fonların mankurtlaştırma beklentileri, ne idüğü belirsiz trend raporları, ideolojik ödüller ve seküler bienal takvimleri sanatın ölçüsü olamaz; çünkü ölçü, baş dönmesi değil, insanın hakikat karşısındaki dengesidir.
Vitrinlere tutsak düşmüş ruhsuz bir estetiğe yeniden etiği üfleyerek onu pazar malı olmaktan çıkarmak, ona can vermek istiyoruz; çünkü biz sanatı hakikatle kurulan ilişkinin en yalın dili olarak görüyoruz. Bütün cevapları cesurca sorguya çekmektir sanat; geçmişi-geleceği şimdi ve burada hatırlamaktır sanat; ötekiyle empati, berikiyle hesaplaşmaktır sanat; zalimlerin yüzlerce yıllık maskesini düşürmektir sanat. Düşündürmeyen, boğulacakmışçasına derinleşmekten kaçan, emperyalizmle kapışmayan hiçbir eser; ne kadar “uluslararası” ne kadar “modern” ne kadar övgüler almış, alkışlanmış olursa olsun sanat katına yükselemez.
Bizim için sanat alanında mücadele, romantik bir tercih değil; varoluşsal, düşünsel ve anti-emperyalist bir zorunluluktur.
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alır.” (Zümer Suresi, 9).