“Kıskanç daha çok sever, fakat kıskanç olmayan daha iyi sever.”Molier
Bugün, 25 Ekim 2014 Cumartesi
     

Sizden Gelenler

Paylaş

Sitemizin içeriklerini yakınlarınız ile paylaşabilirsiniz

 

Doğum Kaydı Kur’an’a Düşülen Şair: Edip Cansever - Zafer Acar

Doğum Kaydı Kur’an’a Düşülen Şair:

Edip Cansever

     Orhan Veli “küçük insan”ın biyolojisini, Edip Cansever ise psikolojisini yazmış, Orhan Veli’nin çamurdan insanına benci bir ruh üflemiştir. Bu iki şair birlikte okunduğunda daha bir anlam kazanır, tamamlanırlar.

     Turgut Uyar gibi Edip Cansever’in de ilk kitabı, kelimenin en sert anlamıyla fiyaskodur. Edip Cansever, 1977’de kaleme aldığı yazısında şöyle der: “1954’te Dirlik Düzenlik adlı şiir kitabım basılıyor. Bugün bakıyorum da, ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinden başkası yazılmasa da olurmuş, diyorum. Ayrıca bu şiirden de yaşamım boyunca kurtulamadım. Antolojilerde aynı şiir, şiirimi uzaktan bilenlerin dilinde aynı şiir, yabancı dillere şiir mi çeviriyorlar benden, ille Masa şiiri de olacak.” (2009, s.22) Edip Cansever’in şiiri psikolojik rahatsızlıkları olan birinin sayıklamaları, gevezelikleri gibidir. Eğer şizofren birinin dünyasını yansıtsaydı Cansever, daha renkli, daha zekâ ürünü bir şiir bırakırdı geride. O, sanki felsefi şiir yazmak da istemiş gibi; eğer inanca yakın biri olsaydı ilginç ontolojik şiirlere imza atardı. Ama şiirine bu açıdan yöneltilmiş eleştirileri yanlış bulup düzeltmeye çalışır: “Öncelikle varoluşçuluğa yatkın değilim. Felsefi bir akım olarak da benim dünya görüşüme ters düşer. Yalnız birey ve toplum karşısında aldığım tavır, bazı noktalarda varoluşçulukla yan yana getirir gibi olmuştur beni. İnsan dramına fazlaca ağırlık vermemden ötürü, bazı yazarları benim varoluşçuluktan yararlandığım kanısına götürmüştür.” (2009, s.268)

     Evet, sıkıcı bir şiir külliyatıyla edebiyat içerisinde kendisine yer edindi Edip Cansever; renksiz, karanlık bir soyut resim, onun şiirinin somut karşılığıdır. Bunu, elitist bir tavırla yapmaya çalışır; bu bağlamda burjuvaziye özgü bir şiirle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir; çünkü şiir yaşantıdan doğar. Mesela üstadı Orhan Veli’nin aksine, onun şiirinde açlığa ve yoksulluğa yer yoktur; imgelerin karnı toktur. Edip Cansever’de çoğunlukla belirsiz bir dünyayla karşılaşıyoruz. Bu imajsız dünya, fiillerin ve duyguların peyzajıyla oluşmuş gibi. Fakat öte yandan o, bir nevi ruhun bile maddeciliğini yapmak ister. Ruh, boşlukta bir yer kaplar hâle gelir onun şiirinde; bu ne demektir? Bu, ruhun ölümü demektir. Yani Edip Cansever, sadece maddenin şiirini yazmıyor, âdeta atomu parçalayarak daha ötesine geçiyor. Bahsini ettiğim öte, metafizik bir durum değil, maddenin sınırını zorlamaktır yalnızca, genleşmesini sağlamak... Edip Cansever’in şiirde ele aldığı gizli konular ve şiirinin temaları ecnebidir. Bu rahatsız edici durum, onun Anadolu’yu, köyü ve diğer yandan İstanbul’da yaşayan taşrayı tanımıyor olmasıyla da ilgilidir. Şair, kendi yabancı-içine kapanmıştır. Kapalıçarşı’da 20 yıla yakın bir süre şiir yazmasına rağmen Türk tarihine yaklaşmaması da üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta. Acaba Türk tarihinin İslamlıkla iç içeliği, tarihî bir yapının içerisinde yaşamasına ve geçimini buradan sağlamasına rağmen, ondan uzak durmasına neden olmuş olabilir mi? Olabilir.

     İlk gençlik yıllarında Ahmet Hamdi Tanpınar ile yakınlık kurmasına rağmen Edip Cansever, tarih bilincinden doğarak geleneğe sahip çıkan Yahya Kemal fikriyatından uzak durmuş, vakit geçirmeden soluğu, siyasette ve edebiyatta iktidar olan, zamanla sola evrilecek CHP anlayışının yanında almıştır. Onun şu sözleri, Sezai Karakoç’un serbest şiire geçiş aşamasında muhafazakârlardan aldığı tepkinin nedenini de açıklar cinstendir: “O yıllarda serbest nazımla yazanlara komünist damgasını vuruyorlardı hemen. Yaprak dergisi çıkmaya başlamıştı. Onu bile Gelibolu’ya indiğim zaman alıyor, bir kuytuda okuyor, bazen O. Veli’nin bir şiirini ezberledikten sonra yırtıp kıtaya dönüyordum.” Edip Cansever, imgeden çok sıfatlarla ve Orhan Veli’den kalma bir alışkanlıkla, günlük konuşma dilini kullanmıştır. Son derece insan-davranışları pastoralcisidir. Eylemleri izler ama bir yere varamaz, sonsuz bir devinimin içerisinde kalırsınız. Edip Cansever, imge doğurganı benzetmeler konusunda da bazen fazlasıyla acemileşir: “Dünya ise çalmaya hazır/ Koskocaman bir org gibidir” (s.290) Dünyanın düz olduğuna inanıldığı yıllarda yapılsaydı böylesi bir imge kusursuz karşılanırdı. Lakin yuvarlak bir yapıyı, köşeli bir nesneye benzetmek teknik bakımdan oldukça zayıftır. En nihayetinde Marksizm-materyalizm, söz sanatları üzerinden yürüyen, mecazlarla sarmaş dolaş şiirden çok, düz mantıkla üretilen öykü, roman gibi somut türlere daha yakın. Bu yüzden ilhama inanmayanlardan büyük şair doğmuyor, ne yazık ki. Şiirdeki belirsizlikler, boşluklar metafiziğe uzanmakta ve bu da Marksizm ile uyuşmamaktadır. Nâzım Hikmet’in öyküsel anlatıma kayması da bunla ilgili.

     Cansever, sembolistlerden en çok da Rimbaud’nun soyutlama mantığını kullanıyor şiirde. Bizim geleneğimize değil, o da İlhan Berk gibi Batı geleneğine sırtını yaslıyor, Yunan tanrıları, onun şiirinde cirit atıyor. “Beklemiştik / Gelsin iyi huylu tanrılar da, kurtarsınlar diye bizi/” (2009, 323). Tek tanrı inancına uzak bir mısra, bizden değil. Hâlbuki Cansever’in babası, onu nüfustan önce Kur’an’a kaydetmiştir, bunu Edip Cansever’in kendisinden öğreniyoruz: “8. 8. 1928. Babam Kur’an’ın arkasına yazmış doğum tarihimi.” (2009, s.63) Cumhuriyet’in bazı şairleri Down sendromuyla maluldürler, bu yüzden onların şiirleri erken ölüyor. Yine Edip Cansever’in “Cadı Ağacı” diye bir şiiri var kitabında, cadılık, vampirlik, bizim geleneğimizin unsuru değildir. Bizde cinler, periler ve melekler vardır.

“Bir mezarlığın önüne geldik, bu taş ustası kim
Taşları bu kadar iyi bilen bu taş ustası kim”

(1998, s.236)

     Özellikle de tekrarlarda Sezai Karakoç’un sesini duyduğumuz bu mısralar, ölüme değil de mezar taşına takılı kalmıştır, mezar taşından bile ölüme gitmekte zorlanır şair. Ölüme vardığı noktada ise şunu söylüyor: “Yaşamla ölünün dünyasızlığı arası hiç mi hiç kısalmadı”, çünkü ölümden sonra öte dünyanın olmadığı kanısındadır şiir kişisi, her şeyi madde olarak algılamaktadır. Ve bu mezarlık Müslüman mezarlığı da değil üstelik: “Tabutun üstüne neler koymuyorlardı ki/Haçlardan tutun, ay yıldızlardan, içki şişelerine kadar” Müslüman mezarlığına girmekte zorlanmış olmalı şair. Edip Cansever’in bu tarz atraksiyonları ömrünün sonuna dek sürer: “Elimden gelse, uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan sonra ne getirebilirim yerine? Ben şiirde akustik diye bir şey düşünüyorum, ses dağılımını düşünüyorum: Şiiri bir yapı, bir mimari olarak ele almak, seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmak.”

Edip Cansever’in soluklu şiirleri için “fazlalıklardan arınmamış” şeklindeki yaklaşıma ben de katılıyorum: Kelime ve kelime grubu tekrarı şiirde sıkıcı bir kekemelik yaratmakta, yalınlık ise basitlik düzeyine kadar inmekte. Sezai Karakoç, hikâye etme tekniğini Edip Cansever’e göre çok daha başarılı kullanmıştır.

(2009, s.273) Edip Cansever’in, 1982 yılında dile getirdiği bu poetik düşünceleriyle, kafiye ve redifi şiirden dışlayan Orhan Veli’den hâlâ kopamadığını görüyoruz. Öte yandan, mimarideki bu eşsiz durumun, as-lında Mimar Sinan tarafından yaratıldığını biliyoruz. Onun bu somutlayıcı örneklemeye Mimar Sinan’ın şaheserlerini değil de konser salonlarını alması, ne denli İslam medeniyetinden kaçtığını, Batı kültürüne sığındığını gösteriyor. Üstelik konser salonlarında mikrofon ve hoparlör olmadan ses yayılmaz. Yine de onun muhafazakârlardan gelen yerli tarafları da bulunmakta: “Oysa ben Türk şiirinin Batı’ya kaynaklık edebilecek bir çizgiye ulaşmasını istiyorum. Gerçek yenilik bu olacak işte. Sözgelimi oyunlarımıza, nakışlarımıza, türkülerimize, masallarımıza, konuşma dilimize kadar sinmiş bir Anadolu uygarlığımız var. Bu ise bizim gerçek uygarlığımızdır.” (2009, s.209) Bu yerliliğin arka planındaki isimler, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan’dır. Edip Cansever’in bu iki edebiyatçımızla irtibat kurduğunu da hayat hikâyesinden bilmekteyiz.

     Onun geleneğe bakışı Cumhuriyet rejiminden farklıdır, öldürüp gömmeye değil, yemeye, ondan enerji elde etmeye yöneliktir. Pragmatik manada mantıklıdır Edip Cansever: “Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek zorundadır.” (2009, s.113) Yahya Kemal’le Ah-met Haşim’i, gelenek bağlamında onların önemini vurgulayarak değerlendirir Edip Cansever, birilerine eklemlenmek arzusunda değildir. Yahya Kemal kaynaklı şu yaklaşımlar da Sezai Karakoç’tan akmıştır Edip Cansever’e: “Genel olarak Divan şiiri, daha bir şiir, daha bir şiir niteliği taşıyor, diyeceğim ben. Ama halk şiirinin de birtakım etkileri olmuştur bizlere. İstesek de, istemesek de bu etkileri silmeye gücümüz yetmez.” (2009, s.224) Diyebilirim ki, II. Yeni’ye Yahya Kemal’i sevdirip benimseten Sezai Karakoç; Ahmet Haşim’i ise İlhan Berk’tir.

     Edip Cansever, “Çağrılmayan Yakup” gibi bazı soluklu şiirlerinde hikâye etme tekniğini kullanmıştır. Bu tarz soluklu şiirleriyle Sezai Karakoç’un “Taha’nın Kitabı” ve “Leyla ile Mecnun”u arasında benzerlikler bulunmakta. Fark, Sezai Karakoç, şiirini büyük imajlar üzerinden sıçrayışlarla götürürken; Edip Cansever, İlhan Berk gibi daha bir düzyazısal şiir dili kullanır. İlhan Berk gibi hikâye etme tekniğini kullanması hasebiyle, kısa şiir savunucusu solculara karşı kendini hesap vermek zorunda hisseder Edip Cansever: “Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir anlatma söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir, önünde sonunda (az ya da çok) bir ‘anlatma’ değilse nedir?” (1994, s.65) Sezai Karakoç’a yöneltilen “hikâye etme tekniğinin şiir dışılığı” eleştirisini, Edip Cansever’e daha bir şiddetle yöneltmek gerekir. Edip Cansever’in soluklu şiirleri için “fazlalıklardan arınmamış” şeklindeki yaklaşıma ben de katılıyorum: Kelime ve kelime grubu tekrarı şiirde sıkıcı bir kekemelik yaratmakta, yalınlık ise basitlik düzeyine kadar inmekte. Sezai Karakoç, hikâye etme tekniğini Edip Cansever’e göre çok daha başarılı kullanmıştır. Tabii Edip Cansever, Nâzım Hikmet’in “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” gibi hikâyeli şiirlerinden daha başarılı örnekler koymuştur ortaya. Şiirin hinterlandını genişletmek isteyen şair, düzyazısal anlatımdan tiyatro tekniklerine kadar pek çok şiir-dışı imkândan yararlanmaya çalışmıştır.

     Bunu kendisi de dile getirir: “Ben şiirden çok romandan, öyküden, oyundan etkilenmişimdir. Acaba bu benim yaradılışımdan mı geliyor diye düşünmüşümdür. Neden bazen ben, uzun şiirler yazmadan edemiyorum. Hatta bazı şiirlerimde öykü öğesi de var, oyun öğesi de var, diyaloglar var düpedüz.” (2009, 299) Aslında tiyatronun imkânlarından faydalanmak, onun şiirine pek iyi gelmemiştir. Necip Fazıl gibi tiyatro türünü deneseydi keşke, diyorum. Edip Cansever’in bu tavrını postmodern olarak da okumak mümkün; çünkü klasik tiyatro bilindiği üzere şiir diliyle yazılmaktadır. Şurası da var ki, şiirde mısraların altını çizerek okumaya alışkın olan okur, en latent şiirlerde bile ayıklamaya gitmek zorunda. Şiirde fazlalıkları bir büyük kusur olarak görmemek lazım... Nitekim cılız mısralar ve tekrarlar da iyi mısraların hazırlığına ve yer yer de –tekrarları kast ediyorum- şiirde ahenk unsuruna dönüşebiliyor.

     Edip Cansever, II. Yeni’yi Turgut Uyar’a göre çok daha erken benimsemiştir ve bu hususta ondan daha bilinçlidir; meselâ, Turgut Uyar’ın aksine, 1957’de Oktay Rifat’ı “Perçemli Sokak”ından dolayı fena hırpalamıştır: “O. Rifat, bu betiğiyle genç kuşağın öncülüğünü kapmak ivedenliğinden (aceleciliğinden) [ivediliğinden (düzeltme bana ait, Z.A.)] başka hiçbir özellik gösterememiştir.” (s. 80)

     Bütün II. Yeni şairleri gibi Edip Cansever de anlam konusuna kafa yormuş, şu ironik cümleyle durumu özetlemiştir: “Kapalı şiir yoktur; olsa olsa şiire kapalı kişiler vardır.” (2009, s.99). Bu bağlamda düşünmelerine devam eder: “Öyleyse soyut dediğimiz şiirler, ne kapalı, ne anlamsız, ne de toplumcu olmayan şiirlerdir. Soyut şiir, olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir.” (2009, s.115) Sezai Karakoç’u görmezden geliyor burada. Konuyu daha bir açmaya çalışıyor: “Kaldı ki, yazarınca bile güç an-laşılan nice bölümleri vardır şiirin. Bu bölümlerse şiire bir akış kazandıran; onun ‘olmak istediği’ gibi’liğini pekiştiren, belki de anlaşılmazın simgesi olan bölümlerdir.” (2009, s.148) “Şiirin bütün olması gerektiğini savunanlara akıl erdiremiyorum ben. Niye bütün olacakmış şiir? Bir de böyle düşünün.” (2009, s.185) Yanlış bir poetika sunuyor aslında şair, çünkü kendi şiirinde bütünlüğü sağlamıştır; geleceğin gençlerini yanıltıcı bir yaklaşımdır bu. Bir de birkaç şiirin dışında fikre yaklaşmamış olan şair, ilginç bir şekilde fikri, şiirin merkezine yerleştirmek ister: “‘Düşüncenin Şiiri’ adlı yazımda, şiirde duygu kadar düşüncenin de payı olduğunu, düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine onu aydınlığa çıkarmanın, böylece bir ‘düşünce şiiri’ne gitmenin daha tutarlı bir yol olduğunu belirtmiştim.” (2009, s.106) Yine sanki onun içinde bir Nâzım Hikmet konuşur: “Gerçek sanatçı, politikanın dışında kalmayan sanatçıdır.” (2009, s.121) Aslında politika şöyle dursun, Edip Can-sever, Kapalı Çarşı’daki antikacı dükkânının ikinci katına kapanmış ve oradan dışarıya neredeyse 20 yıl doğru dürüst çıkmamıştır, müşteriyle ilgilense belki çok yönlü bir şiirle selamlayacaktı okurunu. Hayır, bu olmadı. Edip Cansever’in şiir bilgisi-birikimi, şiir üzerine yazılarından yola çıkarak söylüyorum, ortalamadır ve bu ortalama içerisinde ufuk açıcı fikir pırıltılarına pek az rastlamaktayız; fakat Ece Ayhan’la kıyaslanamayacak kadar da iyidir. Edip Cansever, bunu saklamaz da: “Yavaş yavaş yazı yazmaktan soğudum. Düzyazıyı çok daha iyi yazanlar var, istediğim birçok şeyi diğer yazılarda buluyorum. Türkiye’de yazılan, Türkiye’yi, Türk edebiyatını ilgilendiren yazıları, sözgelimi Cemal Süreya’nın yazılarını severek okumuşumdur; her birinde kendime ve topluma yarayan değerler, özler bulmuşumdur.” (2009, s.301) Gençlik yıllarından sonra düzyazıya pek yaklaşmamasının sebebi işte onun bu inancıdır.

     O, dilde bozma konusuna pek girmemiştir: “Yani biz istesek de istemesek de dilin bilinen akışı bozulacaktı; şair, düşüncelerine, duygularına uygun bir dile yaslayacaktı şiirlerini.” (2009, s.335) Çünkü kendisi dili bozmaya pek yaklaşmamış, dil bozmalarında bulunanları anlamaya çalışmıştır sadece.

     Edip Cansever, II. Yeni’den herhangi bir şairle özel yakınlık, dostluk kurmamıştır. Sezai Karakoç, Cemal Süreya ile; İlhan Berk, Ece Ayhan ile irtibat hâlindedir. Turgut Uyar ise II. Yeni’nin sol menşeli şairleriyle herhangi bir sürtüşme yaşamaz, genel olarak hepsiyle selamlaşır. Edip Cansever ise mesela, Oktay Rifat’la polemiğe girmekten çekinmemiştir. Yer yer kendi kuşağının şairlerine karşı da isim vermeksizin ince iğnelemelerde bulunur: “‘her yeni öz, yeni biçimi getirir’ varsayımı, bir sığınak olur ozanlara. Gerçekte bu varsayım kaypaktır, çok yanlıdır, koşullara göre değişik anlamlar kazanır. Nitekim bizim şiir geleneğimiz, özün gerektirmediği biçim denemeleriyle doludur. Denebilir ki, şiirden çok, şiir virtüözlüğü yapılmıştır bizde.” (2009, s.122) Sanki ilhan Berk’e karşı bir tepki var bu sözlerde. Hedefine İlhan Berk’i aldığı başka yazıları da var onun: “Sonuç olarak diyebilirim ki, şiiri aralıksız inceltmek, biçim bakımından yeni olanaklar sağlamak, artık edebiyatımızda güçlü şair olmaya yetmemektedir.” (2009, s.148) Edip Cansever, kendinden önceki ve sonraki kuşaklara pek değinmez.

     Daha ziyade muhafazakâr kesimde görülen bu huy, sanatkârlarda görülen narsistlikle, kendinden başkasını beğenmemekle de ilgili gibi. Onu yer yer söyleşilerde bu psikoloji yoklar: “Asıl gerçek, yani ben varım burada, ‘ben’e getirdim, benleştirdim şiiri,” (2009, s.297) Necip Fazılvari konuşmakta burada Edip Cansever, şiirde yeni, yepyeni şeyler yaptığını zannediyor, fakat “ben” modern şiirin temel taşıdır, nereden bakarsak bakalım.

     Edip Cansever, edebiyat ortamının şu tutumundan da muzdariptir: “Tek güzel şiirin dilden dile gezmesine, ezberlenmesine karşıyım. O güzelliğe karşıyım.” (2009, s.287) Bütün antolojilere, eleştiri metinlerine onun “Masa da Masaymış Ha” şiirinin alınması ve öteki şiirlerinin önüne geçmesi canını sıkmaktadır; çünkü bir şair, bütünsel olarak görülmek ve okunmak ister. Sezai Karakoç da “Monna Rosa” ve “Balkon” ile bu tarz sıkıntılar yaşamıştır. II. Yeni’nin diğer şairlerinin böylesi bir bahtsızlık yaşadıkları söylenemez.

     Zamanla Garipçileri gerçek manada tanımayı başarır Edip Cansever: “Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet. Ne var ki, bu üç şairden hiçbiri bir mit yaratamamıştır ama, hümanizmin gerçek temsilcileri olmayı rahatça başarmışlardır.” (2009, s.143) Garipçilerle âdeta kanlı bir hesaplaşmaya girişir: “Bir zamanlar Sait Faik’ler, Orhan Veli’lerle yüklü yazınımızda, bir ‘yaşama sevinci’ türküsüdür gidiyordu.

     Türküsüdür, diyorum; çünkü bu, yaşamaya, düşünmeye dayalı bir anlatım yolu olmaktan çok açıkça bir özenti, kişiliğe zıt bir davranıştı. Gerekli olmasına karşın, kişiliksizdi.” (2009, s.213) der ve zaman içerisinde II. Yeni’yi şiir maceramızın başrolüne getirir: “Fakat sayıca az olan bu ozanlar, gene de şiirimizi ayakta tutabilmişler, Garipçilerin iyice kuruttuğu imge zenginliğini ve şiirin daha başka öğelerini yeniden canlandıracak, yalın, yüzeyde, kapsamı dar bir şiir çizgisini kendi olanaklarıyla baş başa bırakmışlardır.” (2009, s.125) 1963 yılında II. Yeni’yi onarmaya çalışırcasına şunları söyler: “Duygu döneminden, bilgi ve bilinç dönemine girdik sayılır. Şiirsel gücü boşlukta denemeyelim. Yalnızca izlenimcilikte de kalmayalım; gerçekleri eşeleyici, onları araştırıcı bir yöntemimiz olsun.” (2009, s.133) Aslında, kendinde de hüküm süren aşırı öznel, bireysel çağrışımlar ve anlamlarla bezeli pastoral şiire karşı çıkar burada Edip Cansever, şiir üzerine düşünmelerine devam eder: “Mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı. Eski rahatlığını, o sessiz, kıpırtısız düzenindeki rahatlığını boşuna aranıyor şimdi. Öfkelerin, bunlukların, başkaldırmaların dışında kendini yineliyor daha çok. Ne denli güçlü görünürse görünsün, duygularımızı, gerilimlerimizi, düşünce coşkularımızı başlatıcı bir öğe, bir ölçü olmaktan çoktan çıktı. İnsanı, insanla gelen en çağdaş sorunları karşılayamaz oldu. Öylesine durallaştı ki, onca bir sözcük yılı da uzak kaldı bize… Öyleyse usla okumalı, şiiri, uslu biriktirmeli artık; mısra ile değil. Diyeceğim, ille de bir ölçü gerekliyse, bu, düşünsel-ussal bir ölçü olmalı. Tek sesli şiirden, çok sesli bir şiire yönelişteki en kapsamlı ölçü de budur sanırım.” (2009, s.134) Cemal Süreya’nın “Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı.” sözüyle çakışıyor onun 1964 yılına ait bu tespitleri. Onlar, ortak bir poetik bakışa sahiptirler, bireyciliğin ötesindedir II. Yeni şairleri. İlhan Berk’te de gördüğümüz spontane şiirin açıklaması sayılabilecek Edip Cansever’in şu fikirleri ise şiir ortamında geçerliliğini hâlâ korumakta: “Belli bir duygudan, belli bir düşünceden kesinlikle yola çıkmam başlangıçta. Şiir, başlar ve sürer. Ne geleceğini o zaman düşünürüm. Bitmişse kendiliğinden bitmiştir, onu anlarım. Bu bir alışkanlık sorunu, yazma sorunu. Belli bir düşünceden hareket etmem, çünkü düşünce şiirin kendisidir. Şiirden bağımsız olarak şiire düşünce getirilemez, ithal edilemez.” (2009, s.284)

     Etkilendiğini açıkça belirtmese de Necip Fazıl’dan doğan bir bakış açısıyla şunları söyler Edip Cansever: “Tam on üç yıl önce şiirin bir somutlama işi olduğunu savunmuştum. Bu gün de aynı kanıdayım, soyutlamanın insan zihninin en büyük aşaması olduğuna, şiirde de somutlama yapmanın kaçınılmazlığına, ne var ki sonuçta soyutun somutlanmasıyla gerçek şiire varılabileceğine inanırım.” (2009, s.163) II. Yeni şairlerinin hemen hepsi Necip Fazıl’ın büyüklüğü karşısında eğilmiştir. Ayrıca Edip Cansever, son şiirlerinde mistiği deniyor, fakat buralarda Necip Fazıl’la değil de Rilke ile buluşuyor. Bizden olmayı başaramıyor; öyle ki, şiirlerinde ezan okunmuyor, daha çok kilise çanı çalıyor: “Daha arkada, daha arkada/Ave Maria’yı söyleyerekten İsa/ İsa’nın arkasında/Uzatmış gökyüzüne kollarını/ Tanrı/Ve bütün çanlarını çalmakta/Saint Louis katedrali karşılarında.” (II. 451) Evet, Edip Cansever, “Bezik Oynayan Kadınlar”da bütün yönleriyle karşımıza çıkıyor, Tanrı bile kendine yer bulabiliyor.

     II. Yeni bahsine de el atar Edip Cansever: “‘İkinci Yeni’ bir karşı çıkışın değil, bir yetersizliğin sonucudur.” (2009, s.191) Aslında bu genellemenin içine, daha önceki yazılarımda gerekçelerini sunduğum nedenlerle Sezai Karakoç alınmamalı. “Peki, kimdir bu İkinci Yeni şairler? Hemen aklıma gelenleri sıralayayım: İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Ahmet Oktay, Ülkü Tamer, Sezai Karakoç vb. Üstlenseler de üstlenmeseler de adlarını saydığım bu şairler İkinci Yeni diye adlandırılıyorlar.” (2009, s.162) II. Yeni şairleri ve dönemin önemli eleştirmenleri, bu akımın şairlerini sıralarken ya Sezai Karakoç’u en sonda anıyor ya da hiç anmıyorlar. Bu durum solun Yahudileşmiş yönüdür: kendi dışındakileri görmemek, küçümsemek... Biliyoruz ki, Sezai Karakoç’un “Yerçekimli Karanfil” hakkında kaleme aldığı “Materyalist Bir Şiir” yazısından ve süreğinde gelişen polemiklerden dolayı Edip Cansever fena kırılmıştır Sezai Karakoç’a: “-Sezai Karakoç, bir zamanlar, şiirinizi materyalist bulmuştu. Önce Fransız eleştirmeni Gaétan Picon’un ‘Materyalist bir şiir olmaz. Çünkü materyalizmin atmosferinde şiire yer yok. Şiir soluk almaz ve ölür.’ sözünü anmış, sonra da kendi yargısını şöyle deyimlemişti: ‘Materyalist şiir olsa olsa Yerçekimli Karanfil’deki şiirler gibi olur’. Bu konuda o zaman ne düşünmüştünüz, şimdi ne düşünüyorsunuz?” şeklinde kendisine yöneltilen soruya, şu cevabı verir: “O yazıları, o zaman saçma bulmuştum. Şimdiyse sadece saçma bulduğumu hatırlıyorum.” (2009, s.214) Demek ki Edip Cansever, bu yazılardan çok rahatsız olmuş. Sezai Karakoç, Edip Cansever hakkında yanlış bir saptamada mı bulunmuştur? Kesinlikle hayır; üstelik Edip Cansever’in beyanatından doğmuştur onun bahsi geçen yazısı. Edip Cansever’in 1956’da verdiği bir söyleşide Nâzım Hikmet sempatisi taşıyan –burada Nâzım Hikmet’in “makineleşmek istiyorum” mısrasını hatırlayalım-şu sözleri, onu Sezai Karakoç’un nezdinde maddeci şair sınıfına sokmaya yeter sebeptir: “Ama ben bu makine dünyası karşısında iyimserim. Makinenin insan zekâsını sınırlayacağına, onu güdümlü bir robot hâline getireceğine inanmıyorum. Üstelik tüplere, kıl borulara, çeliklere, vidalara tutkunum. Benim mutluluğumu sağlayacak olan o cansızları insan insan seviyorum. Elimde olsa boş zamanlarımı labaratuvarlarda geçirirdim.” (2009, s.186) Ma-kine, onun şiirinde neredeyse insanın önüne geçmekte, fakat dönemin solcu edebiyatçıları, Edip Cansever’in bu sözlerini görmezden gelerek Sezai Karakoç’a hınçla hücum etmişlerdir. O gün için de bugün için de tarafsızlık koca bir yalan.

     Sezai Karakoç, şiirinde anlatmak istemediği, şiiri kirletebilecek meseleleri “ötesini söylemeyeceğim” diyerek geçer; Edip Cansever, Sezai Karakoç’un bu tutumunu kendine örnek almış gibidir: “Yeğeni vardır bir de Anjel’in/Şu karşıki dükkânda çalışır/On altı yaşlarında, çocuk/Bir gün yakaladığı gibi Ruhi Beyi/Tuttuğu gibi yakasından/ Gerisini sormayın daha iyi/-Çünkü ben böyle şeyleri pek sevmem-/Hep birden karakolluk olduk/Bu olaydan tanırım Ruhi Beyi.” (II, 55) Edip Cansever’in gençlik yıllarından beri Sezai Karakoç’u sıkı takip ettiğini düşünüyorum; polemik yaşayan kişiler, birbirlerinin gizli takipçileridir.

     Edip Cansever, hakkını yemeyelim, yer yer önemli tespitlerde de bulunmuyor değil: “İyice anlaşıldı ki, yeni şiir, doğuştan şair olanları barındırmıyor artık. Salt duygululuk, masalların, ilk çağ destanlarının ilkelliğini, onlardaki düşünce yoksunluğunu sürdürmekten başka bir işe yaramıyor.” (2009, s.338) Aklın hükümranlığına giren modern şiir, çalışmak demektir. Tembel adamdan ne şair ne de okur olabilir. Tanzimat sonrası, Mehmet Âkif, Yahya Kemal ve bunlarla birlikte birkaç şairi daha dışta tutarsak bizim şiirimiz yazılmamıştır. Benim de kesinlikle katıldığım Edip Cansever’in yine çalışmaya dayalı şu öğüdüne, Müslüman genç şairler de kulak vermeliler: “Genç şairler uzun şiirler yazmasın! Bana kalırsa sayfalar dolusu değil, kitaplar dolusu yazılmalı bugünün şiiri.” (2009, s.168)

Zafer Acar