“İmkanın sınırını görmek için imkansızı denemek lazım.”Fatih Sultan Mehmet
Bugün, 19 Aralık 2014 Cuma
     

Sizden Gelenler

Paylaş

Sitemizin içeriklerini yakınlarınız ile paylaşabilirsiniz

 

Bir Övüncümüzü Daha Takdim Ederken - İbni Sînâ, Hayatı ve Eserleri

Bir Övüncümüzü Daha Takdim Ederken

     İnsan toplulukları bugünkü hayatlarına siyasî, idari, askerî, içtimai ve ilmî tecrübelerin olgunlaştırdığı bir birikim sonunda eriştiler. Diğer alanları geçerek ifade edelim ki, ilmî birikimde katkısı olanlar, sevinmek ve övünmek hakkına sahiptirler.

     Türkler bilim dünyasına, Hârezmî, İbn-i Sînâ, İbni Türk, Fârâbî, Beyrûnî, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Hazârfen, Şaban Şifaî, Gelenbevî, Behçet Bey gibi dünyanın ufkundan görünen isimlerle katkıda bulunmuşlardır. Bunlardan ilk beşiyle ilgili milletlerarası bir toplantıyı 1985’te yapan ve bildirimlerini yayınlayan Atatürk Kültür Merkezi, Uluğ Bey’i 1994’te milletlerarası bir toplantıyla gündeme getirmiş olup bildirilerini de yayınlamak üzeredir.

     Bu sefer İbn-i Sînâ isimli tıp âliminin eserini Türkçe olarak yayınlıyoruz. İbn-i Sînâ üzerinde Türkiye’de yeterli sayıda araştırma yapıldığına inanıyoruz: 1937’de Tarih Kurumu’nun çıkardığı eserde Mehmet Şemseddin Günaltay imzalı araştırmadan sonra, 1984 yılında merhum Aydın Sayılı’nın İbn-i Sînâ: Doğumunun Bininci Yılı Armağanı adıyla derlediği yazılar, Kültür Bakanlığı’nın yaptığı ilmî toplantının bildirilerinin yayını gibi övünülecek çalışmalarla bu konunun kamuoyuna maledildiği görülmektedir.

     Ayrıca yüzü aşkın bilgi tekrarı sayılacak makale…

     1976 yılında ilk defa eşimle birlikte Almanya’ya gittiğimizde, kaldığımız küçük kasabanın hastahanesinin önünden geçerken, bahçesine girmeyi ve mümkünse bir şeyler öğrenmeyi arzu ettik. Hastahane binasının biraz gösterişlice kapısının üzerinde, ortada Hipokrat, sağında Galen, solunda İbn-i Sînâ, onların altında biri Koch idi, ama diğerini hatırlamadığım beş kişinin bele kadar resimleri oyulmuştu. Ave Cina (Avicenne)… Doğulu bir giyiniş, sakallı… Eşim hekim olduğundan önce sevincimi onunla paylaşmak istedim: Atalarımızdan biri bir kasaba hastahanesinin kapısının üstündeki dünyanın beş büyük doktoru iftiharla taşıyanların başının tacıdır… O sırada geçmekte olan bir doktoru “Afedersiniz birkaç dakikanızı alabilir miyim?” deyip çevirdim. Eşimi ve kendimi takdim ettikten sonra Ave Cina hakkında neler bildiğini sordum. “Bildiğim kadarıyla Arap’tır” demez mi? Ben, Türk olduğunu öğretmek için bir şeyler söylemeye çalıştıkça, hem gayet müstehzi gülümsüyor, hem de, “tıp tarihinde okuduklarının hepsinin yanlış olamayacağını” söylüyordu. Ayrıldık. Şahsen çok üzgündüm.

     Türkiye’ye dönünce bu konuda ne okuyabileceğimi araştırdım, birçok şey vardı, en geniş ve tatminkârı da Günaltay’ınki…

     Merhum Şemseddin Günaltay, bu büyük hekimin, annesinin Buharalı Yıldız Hatun, Sînâ oğlu Abdullah ismini taşıyan babasının ise aslen Belhli bir Türk olduğunu delilleriyle ispat ediyordu.

     O mübarek hekim de bizzat kendisinin bir talebesine dikte ettirdiği hayat hikâyesinde Türklüğünü açıkça söylüyordu. Öyleyse mesele neydi? Eserleri Türk diliyle yazılmamıştı.

     Bu büyük tıp âliminin eserinin Arapça olması, onu Türklük dairesinden çıkarır mı?

     Türkler 840 yılından itibaren kitleler hâlinde Müslüman olmaya koşunca, bu yeni dinin dili olan Arapça yoluyla akli ve naklî ilimleri de kazanmaya başladılar. İslam dünyasındaki beş büyük hadis toplayıcısından üçünün Türk olması bile, Arapça etkisini gösterecek mühim bir ölçüdür.

     Miladî 983/984’te doğan, 21 Haziran 1037’de vefat eden İbn-i Sînâ Türk oğlu Türk’tür. Kâtip Çelebi veya Molla Fenarî yahut Sahîh sahibi Buharî veyahut Hacı Bektaş Sultan Arapça; Mevlâna veya Nizâmî Farsça yazdı diye Türklükten çıkarmayı düşünmek, sadece Batılı bazı doğu bilimcilerle onların yanılttığı insanların boş işlerindendir. Araplar bilir ki, İbn-i Sînâ da, Beyrûnî de, Fârâbî de Türk’tür; aksini söyleyen bir Araba da rastlanmamıştır. Akıl, iz’an ve insaf sahibi Farslar da, hem Nizâmî’nin, hem Mevlâna Celâleddin’in Türkoğlu Türk olduklarını yazarlar ve söylerler.

     Bugün İngilizce çok ilgi görmektedir; Rusya Federasyonu’nda bile İngilizce eğitim yapan kolejler açılmaya başlanmıştır. Türkiye’de ise, 168’i Millî Eğitim Bakanlığı’nın sahipliğinde, 85’i ise özel kişi ve vakıflarca kurulmuş, 250’yi aşkın % 98’i İngilizce eğitim yapan orta öğretim kurumu vardır. Boğaziçi ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri ile özel Bilkent Üniversitesi İngilizce eğitim yapmakta, diğerleri de bu türden bir öğretim talebinde bulunmaktadırlar. Bu eğilimin sebepleri, Türkiye ve Türk dünyası bakımından olumlu ve olumsuz yönleri, bu takdim yazısının konusu olamaz; fakat açıklamamıza yardımcılık eder.

     X. yüzyıl sonlarından başlayarak Türkler, Kur’an-ı Kerim’i bağımsız sureler hâlinde Türkçeye çevirmeye ve tefsirlerini de ya doğrudan Türkçe yazmaya veya asıllarından Türkçeye aktarmaya çalıştılar. Ancak Abbasîler döneminde, Yunan, Latin ve Hint kaynaklı tıp, felsefe ve tarih kitaplarının Arapçaya tercüme edilmesi, ikinci, üçüncü bir dile çevirmek yerine Arapçadan okumak ve daha sonraları da Arapça yazmak eğilimini güçlendirdi. Arapça IX-XIII. yüzyıllarda dünyadaki bilgi birikimine erişen ve eriştiren bir dil oldu. O kadar ki, Müslüman coğrafyada yaşayan gayrimüslim tarihçi, felsefeci ve tabipler de Arapça yazdılar. Bütün dillerden Arapçaya yapılan bu çeviriler, müşterek bir kavram, terim ve muhakeme birbirine yol açıyordu. Arapçanın zengin ve zenginleşmeye açık gramatiksel yapısı da bu eğilimi tabiileştiriyordu. Sayın Esin Kâhya’nın elinizdeki tercüme, sırasında bugünün Türkçesiyle karşılayamadığı kelimeler bulunduğunu görmemiz, İbn-i Sînâ’nın yaptığı işin mâkul olduğu düşüncesine götürüyor, bizleri.

     Diğer taraftan Fatih devrinde başlayan Türk medrese sistemi de Arap diline dayandığı gibi; İstanbul’da günlük hayatta Türkçe konuşan müderrisler, kitaplarını Arapça yazdılar. Bu gelenek 1800’lü yılların ilk çeyreğine kadar sürdü.

     İbn-i Sînâ’yı, eserlerini Arapça yazmaktan dolayı kınamak ne derece doğru ise, bugün İngilizce veya Almanca kitap yazanı alkışlamak o derece doğrudur (…).

* Prof. Dr. Sadık Tural’ın Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları’ndan çıkan El-Kânûn Fi’t-Tıbb, (Türkçeye Çeviren Prof. Dr. Esin Kâhya, Ankara 19995)adlı kitaba yazdığı önsözden alınmıştır.

Prof. Dr. Sadık Tural

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İbni Sînâ, Hayatı ve Eserleri

     İbni Sînâ’yı anlatmadan önce içinde yaşadığı dönemin çevresel, tarihî ve kültürel özelliklerinden bahsetmek gerekiyor. Bugün yaşadığımız dünyanın temelleri XI. yüzyılda atıldı diyebiliriz. Toplumları bir araya getiren, yeni ulusların şekillenmesi ya da doğmasını sağlayan büyük bir enerji birikmişti. Buna “Passionerlik” deniyor. Merkezi Asya’da Abbasi’lerin etkisindeki Turani Devletler ve onların doğusunda gevşek bir devlet örgütlenmesi olan dev bir Çin vardı. Asya’da bir vaha imparatorluğu olan Çin’in Batı’ya yayılmasını bu devletler önlüyordu. Harzemşahlar Devleti dev bir kimeradan ibaretti. Tarihçi Gumilyof, kimerayı iki ya da daha çok milletli devletin (Topluluğun) aynı ekolojik bölgede yan yana yaşaması olarak adlandırıyor. Dünyanın en büyük süper güçlerinden Altınorda Hanlığı-Hazar Devleti zayıflarken, Hazar civarı Harzemliler tarafından zaptedildi. 1001’den itibaren Gazne güçlenmeye başladı. Selçuklular da 1031’den itibaren Horasan’a yayıldılar, meşhur Dandanakan Savaşı, bu dönemde oldu. Türkçe konuşan, Turani devletler, Abbasi Devleti’nin zayıflamasıyla büyümeye ve giderek güçlenmeye başlamışlardı. Artık bu bölgede (Bugünkü Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Tacikistan, İran, Kazakistan ve çevre ülkeler) birbirleriyle savaşıyorlardı. 1071’de Malazgirt, 1091’de ise Birinci Haçlı Seferi başladı. İbni Sînâ’nın yaşadığı dönem, bu zamanlara karşılık geliyordu. Entrikalarla dolu saraylar, bilim adamlarını koruyan ve kollayan sultanlar ya da felsefeden ve felsefecilerden nefret eden Gazneli Mahmut gibi devlet adamları. VIII. yüzyıldan itibaren İslam uygarlığının hangi sebeple böyle bir gelişme gösterebildiğini anlamak için İbni Haldun ve ünlü tarihçi Gumilyof’un yukarıda bahsedilen passionerlik tezini okuyarak bir fikir edinebilirler (Ekonomiçeskaya i sotsialnaya geografiya; problemı i prospektivı. L. 1984, s. 42-57). Ayrıca bu dönemde devlet katında etkili dinî görüşünün akılcı bir İslam yorumu olan Mu’tezile’ye yakın olduğu da dikkate alınmalıdır.

     Halife Me’mun, ( 813-933) Bağdat’ta büyük bir bilim merkezi (Beyt-ül Hikma) kurdu. Döneminde muhtemelen dünyanın en zengin kütüphanesine sahipti. Antikçağ Grek, Hint ve Pers bilimi ile edebiyatı burada Arapçaya çevrildi. Akademi olarak nitelediğimiz bu kurum; öncüleri olan Merv (İran), Cundişapur (İran), Pumbadita ( Irak) ve Suna’daki kimi Musevi kökenli bilim adamlarının akademileri izliyordu. Doğudan gelen Budizm etkisi de oldukça güçlüydü. Arapça bilimin Helenistik temeli, burada atıldı. Ancak Bağdat, 955’ten itibaren bilimsel ve kültürel önemini kaybetmeye başladı. Egemenlik, Sasaniler, Bayatlar ve Samanoğulları gibi Turani devletler arasında gidip geldi.1 Harran (Urfa-Türkiye), Endülüs’ten gelenlerin eksik olmadığı bir kitap değişimi ve entelektüel tartışmaların yaşandığı “Mahfel” niteliğine sahipti. Asker kökenli bir Türk ailenin soyundan gelen Farabi’nin burada, Endülüslü bilim insanları ile buluştuğunu biliyoruz. Dedesi Hazar İmparatorluğu’nda yüksek bir askerî rütbe olan “Tarkan”dı. Bir Kıpçak prensesi ile (Knez Oleg) evlenmişti. Felsefenin Grekler’den alındığı suçlamasına bizzat Farabi şöyle cevap verir: “Felsefe, kadim çağlarda, eski Irak halkı Kaldeliler’de gelişmiş ve oradan Mısır’a geçmiştir. Grekler felsefeyi Mısır’dan öğrenmişlerdir. Felsefe aynı yolu izleyerek Mısır ve Süryaniler aracılığı ile Müslümanlara dönmüştür.” Diğer büyük kitap ve bilim merkezi İstanbul’du. Bağdat’taki Sahaflar Çarşısı da, Aristoteles Seminerleri’nin yapıldığı gayri resmî bir kongre merkeziydi. İşte İbni Sînâ böyle bir ortamda yaşadı ve yazdı. En büyük şansı, başından geçenleri oldukça ayrıntılı bir biçimde yazan ve günümüze ulaştıran Cürcânî gibi bir öğrencisinin olmasıdır. Örneğin Farabi’nin böyle bir şansı olmamıştı.

     İslam egemenliği altındaki ulusların dili, kültürü ve geçmişi ne olursa olsun bilim dilinde ortak lisan olarak Arapçanın kullanımı benimsenmişti. Batı’da Latince olan bilim dilinin karşılığı Doğu’da Arapçaydı. Türk, İranlı, Rum2 Yahudi ve Arap bilimciler; eserlerini kısmen Arapça yazmaları ve kısmen de İslam devletlerinin hükümranlığında yaşadıklarından, kendilerine büyük bir hayranlık ve (Haçlı seferlerinin etkisiyle) saygıyla karışık bir korkuyla bakan Batı dünyasında Arabist (Ya da “Arabik”) ismiyle anılmışlardır. Farabi, Biruni, Razi, El Cebr, İbn Sînâ, Harezmi, El Kufl, İbn Nafis ve eserleri Latinceye çeviren Maimonides, Hunayn İbn İshak, Bahtu Yeşu bu grup içinde ilk akla gelenlerdir. VII. yüzyılda ortaya çıkan İslam dini, antik çağ bilim mirasına sahip çıkarak onu korudu ve geliştirdi. Bu dönemde Avrupa, koyu bir dinî baskı altındaydı. İncil’deki İsa’nın iyileştirici gücü (Praeter naturam) kilisenin tıbba sahip çıkarak onu dinsel dogmatizm sınırlarında uygulamaSînâ yol açtı. İsa’nın doğal temsilcisi kilise dışında kimse şifa dağıtamazdı. Greko-Romen bilimi, kiliseye göre putperestlikti ve dolayısıyla İbn Sînâ da putperestti.3 (!) Ancak bu “Kâfir” Sarasenlerin (Avrupalılar Müslümanlar için bu aşağılayıcı tanımı kullanıyorlardı) nasıl olup da her alanda kendilerinden bu kadar ileride olduklarına bir türlü akıl erdiremiyorlardı. Haçlı Seferleri’ni hazırlayan sebeplerin arasında bu ve benzeri psikososyal güdülerin olmadığını da kimse iddia edemez.

     Batılıların ifadesiyle Arabistler, özellikle farmakoloji ve kimyada ilerleyerek distilasyon, kristalizasyon, sublimasyon, redüksiyon, kalSînâsyon olaylarını tanımladılar. Alkali, alkol, eliksir, alembik, şurup kimyasallarını buldular. Matematiksel ve felsefi düşünceyi geliştirdiler. El Cabir, algebra ve algoritmayı tanımladı. Tıp biliminin aktarımında, hasta başı eğitimi vurgulandı. Greklerin anlayamadığı scabies (Uyuz), mediastinal abse ve tüberkülozu tanımladılar. Kılcal dolaşım ve akciğerlerin çalışma ilkelerini açıkladılar. Bu dönemde mükemmel akademik hastaneler kuruldu. Buralarda hem tıp eğitimi yapılıyor hem de Greko-Romen eserler Arapça ve Farsçaya çevriliyordu. En ünlü akademiler; Edessa (Urfa), Cundişapur, Nizip ve İskenderiye’ydi. Sonraki dönemlerde kurulan Sivas Divriği’deki Hastane (Darüşşifa), Cundişapur akademisinin bir kopyasıydı. Muhteşem bir hastane olan bu kurumda seriyyiyat (hasta başı eğitim) uygulanıyordu. Bergama doğumlu hekim Galen ve İstanköy doğumlu Hipokrat, Arabistlerin piriydi. İslam inanışı, Arabistlere teşrihi yasaklamıştı. Aslında bu yönde bir kesin dinî hüküm yoktu, ancak dönemin egemen güçleri bu yasağın olmaması gerektiğini düşünüyorlardı. Arabistlerin anatomopatolojik bilgileri, hatalarla dolu olan Galenik öğretiye bağımlı kaldı. Ve ne yazık ki, neredeyse tümüyle doğru kabul edilerek benimsendi. Bu hataların çoğu ancak XVII. yüzyıldan sonra düzeltilmeye başlanmıştır.

Buhara yakınlarındaki Afsana’da doğdu.

     Arabist hekimler, Galen (Bergama) ve Hipokrat (İstanköy) dışında; Erasistratos (Keos, İskenderiye), Arkigenus (Apamea, Dinar), Rufus (Efes, Selçuk), Aleksander (Tralles, Aydın), Pavlos (Aegina, Kapadokya)’un eserlerini Arapçaya çevirdiler. Bu eserler Süryaniler, Endülüs Yahudileri (Maimonides), Gerard de Cremona (Tuleytula, Toledo) ve Contantinus Africanus (Salerno) tarafından Latinceye çevrildi. Montpellier, Padua ve Salerno gibi “Özgür” üniversiteler doğmaya ve Arabistlerin eserleri ders kitabı olarak okunmaya başlandı. Bu özgür üniversiteler, Papalığın doğrudan yetki alanı dışındaydı. Ancak tercümelerin kalitesi bazen çok kötü olabiliyordu. Bu nedenle İbni Sînâ’ya yönelik eleştirilerin bir kısmı, tamamen bu bozuk ve yanlış tercümelerden kaynaklanmıştır. Bu durum bazı Avrupa üniversitelerinde XVIII. yüzyıla dek sürdü. Arapların İspanya’daki egemenliklerinin sona ermesinden itibaren (Reconquista), Hristiyan İspanya’da bazı tercüme okulları ve bunlara bağlı üniversiteler kuruldu. Arabistlerde çok daha iyi tercümeler yapılmaya başlandı. Kur’an da bu dönemde tercüme edildi.

     Ebu Ali el Hüseyin İbni Abdullah İbni Sînâ, Buhara yakınlarındaki Afsana’da MS. 980’de (Hicri 370, Sefer), doğdu. Babası, Samanoğulları Emiri Nuh İbni Mansur döneminde Harmaysen adlı bir köyde görevli idari memurdu. İbni Sînâ’nın annesi, yakındaki komşu köy olan Afsana’dandı. Çocukluğunda babası İbni Sînâ’nın öğretiminde önemli rol oynadı. El Mahmud’dan Hint matematiği ve cebir, Natili’den Platon felsefesini öğrendi. Başka hocalardan da ders aldığını biliyoruz. Bir İskit Türk’ü olan büyük bilgin Razi’nin el- Havi (Continens) isimli, Kanundan hiç de aşağı kalmayan müthiş eserini de okumuştu. Özellikle çiçek ve kuduz hakkında tıp tarihinde ilk ve en önemli bilgiler bu kitapta vardı. XIII. yüzyıldan itibaren Montpellier Tıp Fakültesi, Arabist Tıp ekolünün kalesi olduğunda öğrenciler Kanun ile birlikte El-Havi’yi de okurlardı. Velhasıl, iyi bir aileye mensuptu ve çok iyi bir eğitim almıştı. Gerçi Sînâ, Natili dışındaki hocalarından pek bahsetmemişti. Bu-nun nedenini bilmiyoruz. Tıp bilimlerindeki hocası meşhur Curcani’ydi. Yaşam öyküsünde matematik, mantık ve felsefede çok başarılı olduğunu, muhtemelen kötü tercümeler nedeniyle anlayamadığı Aristo metafiziğini Farabi’nin bir şerhini (Al-İbana) okuyunca anladığını ve o günden sonra Farabi’ye olan hayranlığının daha da arttığını söylemişti. Müthiş bir hafızaya sahipti, küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi. Tüm Grek filozoflarının (Bulabildiği tercümeleri) kitaplarını hocaları ile çalışıyor, Hint ve İslam uygarlığının mevcut tüm eserlerini inceliyor. Biraz daha büyüyüp 18 yaşına geldiğinde, zamanının tüm bilimlerine vakıf olduğunu belirtiyor. Sînâ’ya göre tıp, basit bir bilim dalı. Halife Nuh bin Mansur’u tedavi için saraya davet edildiğinde henüz 17 yaşında olmasına rağmen ünü ülke sınırlarını aşmıştı. Tedavi başarılı olunca, saray kütüphanesinin başına getiriliyor. Bu Sînâ gibi bir beyin için eşsiz bir fırsat. Böylece, tüm dünyanın bilim hazinesine sahip oluyor. “Ömrümde görmediğim hatta adını bile duymadığım kitapların varlığından haberdar oldum” diyor. Bu fırsatı iyi kullanıyor ve anlaşılan gelecekte yazacağı eserlerin alt yapısını, en azından zihinsel hazırlığını, burada yapıyor. Henüz 21 yaşındayken bir bölgenin valiliğine atandı. Harmaysen olabilir. Babası ölünce yerine geçmesi o devirde tabii bir uygulama idi. Emir ölünce Buhara’dan ayrılmaya karar verip Harzem’e gitti. Burada Biruni ve devrin diğer önemli bilginleriyle dostluk kurdu. Gürgenç’e geçerek Memuni Emiri Ali bin Memun’un hizmetine girdi (1012). Bir süre sonra Horasan üzerinden Batı’ya giderek Nesa, Tus, Semerkand, Cacerm, üzerinden Cürcan’a ulaştı. Burada fazla kalmadan Rey’e geçti.

     İbni Sînâ’nın babası ve ağabeyinin İsmaili tarikatına mensup olduğuna dair rivayetler var. Bu tarikat, yeni Platonculuğa yakındı. İbni Sînâ’nın eserleri dikkatle incelendiğinde ise onun Hanefi olduğu tartışmasız bir biçimde ortaya çıkıyordu (D. Gutas). Onu İsmaili ya da Batıni göstermek isteyen ciddi çabalar olsa da (H. Corbin başta olmak üzere) bu girişimlerin altında siyasi nedenler yatmaktaydı.4 Rahat edeceğini ve ilmine saygı gösterileceğini umarak Rey’e gitti. Emir Mecd’ud-Devle’yi iyileştirince vezirliğe getirildi. Bir süre sonra iç siyaset kavgaları nedeniyle hapsedildi. Emir yeniden hastalanınca hapisten çıkartıldı. Emiri bir defa daha tedavi etti. Bu süre Hemedan’da çalışmış ve rahat etmişti. Emir ölünce dostu İsfehan emirinin (Kakuyi hükümdarı Alâü’d-Devle) yanına gitmek istedi ama Büveyhi saray veziri Tacülmülk tarafından yakalanıp Ferdecan Kalesi’ne hapsedildi. İsfehan Emiri, Hemedan’ı kuşatıp Sînâ’yı kurtararak danışmanlığa getirdi. Bundan sonra ölene dek rahat bir hayat yaşadı. Sultana askerî bir harekâtta eşlik ederken, dizanteriye benzer bir hastalığa yakalandı. Kendini tedavi edecek ilaçları hazırlatıyor, söylentilere göre hırsızlık yapan hizmetkârları durum efendileri tarafından anlaşılmasın diye, ilaç karışımındaki afyonu tarifin gerektirdiğinden çok daha fazlası miktarda koymuşlar böylece Şeyh-ül Reis’i zehirlemişlerdi. Öleceğini anlayınca tüm tedavileri kestirip, yardım taleplerini reddetti. Yeterince yaşadığını ve artık “dinlenmek” istediğini söyleyerek hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde henüz 57 yaşındaydı.

     Ölümünden sonra Halife El Müstencid kamu ve özel kütüphanelerdeki tüm İbni Sînâ eserlerini toplatıp yaktırdı.

Türkçe şiir yazmıştı…

     Hemedan’daki mezarından çıkan kemikleri yeni anıtmezara taşınırken, Sovyet kriminal antropologlarınca incelenmiştir. Kafatası 57 yaşında sağlam yapılı, eksiksiz dişleri olan, güçlü burunlu bir kişiye aittir. Diğer ayrıntılı antropolojik özellikler kafatasının Turani bir ırka mensup olduğunu göstermiştir. Ay-rıca Sînâ’nın eserlerinde Türk halklarının geleneksel, sosyal özelliklerini çok iyi bildiğine dair sayısız işaret ve bölüm vardır. Kımız ve kısrak sütünü bilmesi (Çiçek hastalığı bahsi), sık sık Türk halk tababeti ilaçlarından bahsetmesi, tutmaç gibi bugün de bilinen Türkmen yemeklerini zikretmesi bazı örneklerdir. Türkçe yazdığı bir şiir bulunmuştur (Ali Emiri Kütüphanesi, 685 numaralı yazma eser, varak 219). Arkadaşı Birunî (Ya da Beyrunî, Ebu Reyhan el; ünlü bir gökbilimci idi) ile düzenli olarak görüştüklerini, mektuplaştıklarını, ilmî münazaralarda bulunduklarını biliyoruz. Birunî, Orta Asya topografyası ve coğrafyası üzerinde bugün için bile mükemmel denilebilecek gözlemler yapan ilk Türk bilim insanıdır. Hatta, “Türkmen” kelimesinin etimolojisini açıklayan ilk Müslüman yazardır ( Sakali MA: Obraz konya v turkmenskih ruskih narodnıh skazkıh, ITFAN SSSR, 1945; n3-4: s86). İlaç bilim üzerine yazdığı meşhur eseri Kitab-al Saydala’nın girişinde “lisan-ül ilim” Arapça olduğu için Türkçe yazmadığını / yazamadığını belirtmiştir.

     Abbasiler, siyasi bir güç olarak Arapçayı kullandılar. Şüphesiz Atlantik Okyanusu’ndan Çin Denizi’ne kadar uzanan topraklarda ticaret, bilim ve diplomasi dili olmanın sınırsız avantajları vardı. İslam ülkelerinde yaşayan bir âlim, korkusuzca Endülüs’ten Afrika’ya, Anadolu’ya, Hazarya’ya, Bağdat’a, Cundişapur’a, Harran’a gidebilir. Münazaralara katılabilir, mesleki faaliyette (Gerekli ruhsatları haiz ise ki bu şimdikinden daha fazla ciddiye alınırdı!) bulunabilirdi. Tabii ki yerel emir ya da beklerle takışmamak koşulu ile. Ancak İbni Sînâ’nın ilk kuşak öğrencisi Yusuf Has Hacib “Görevi” yerine getirecek ve dünyaya Türkçenin bilim dili olduğunu ispatlayan Kutadgu Bilig’i yazacaktır (bk. A. Terzioğlu). Onu Kâşgarlı Mahmud izledi, 1074’te, Divanü Lugati’t-Türk’ü yazdı. Dikkat edilirse zamanlama, yerler (Coğrafya), isimler, kimlikler, bilimsel sonuçlar, dünya tarihinde oynadıkları rol; hiçbiri tesadüf değildir. Bu dönemde İslam dünyasının Batı’dan aldığı hiçbir şey yoktur. Batı her bakımdan çok geri kalmıştır.

     En ünlü eseri Tıp Kanunu (Kitab al Kanun Fil Tıbb) dört ana bölüm ve bir ek ile birlikte beş bölümden oluşur. Batı’da 35 ila 53 kez (Kesin sayıyı tam olarak bilinmiyor basılmış ve XVIII. yüzyıla dek tıp okullarında temel kitap olarak okunmuştur. Eski Latince baskılarından birindeki bir gravürde İbni Sînâ, Hz. İsa ve Hz. Meryem’in arasında resmedilmiştir. Etkisi öylesine güçlüdür ki, doktor olmadan önce adayların dekan huzurunda yapılan son sınavları İbni Sînâ’nın Kanun’undan yapılmıştır (Münih ve Ingolstadt Tıp Fakülteleri yönetmelikleri). Brüksel Tıp Fakültesi’ndeki İbni Sînâ seminerlerine ise ancak 1902’de son verilebilmiştir. Orta Çağ’da İbni Sînâ’ya atıf yapmadan neredeyse tek paragraf yazılamazdı. Bunun bir sonucu olarak Sînâ ve diğer Arabistlerin Latince tıbba soktukları Arapça terimleri ayıklamak için XIX. yüzyılda özel bir komisyon kurulmuştur. Buna rağmen Tam olarak ayıklamak mümkün olamamıştır. Bugün çağdaş iç hastalıkları kitabı Harrison’un son baskısı 6 editör liderliğinde 260 civarında dünyaca ünlü uzman tarafından yazılmıştır. İçinde 2.6 milyon kelime olduğu hesaplanmıştır. Sînâ’nın Kanunu 1 milyondan fazla kelime içerir, çoğu zaman kale zindanlarında, mum ışığında ve herhangi bir başvuru kaynağına bakma imkânı bulamadan (İrticalen) yazılmıştır. Büyük Tıp kuramcılarından Osler’e göre Kanun, XX. yüzyıl da dâhil olmak üzere tıbbın gelmiş geçmiş en büyük kitabıdır. Tıp, ilk kez bu kitapta temel ve klinik bilimler olarak ayrılmış, çocuk psikiyatrisi bölümleri, bugün için bile kullanılır durumdaki ilaç terkiplerinin yer aldığı bir farmakoloji-toksikoloji eki, yer almıştır. Karaciğer, sinir, cilt, kan hastalıkları konuları verdiği bilgiler ve işleniş biçimi olarak hayranlık uyandırıcıdır. Kalp hastalıkları, ağrı ve nabız konularında bilgiler veren kitapları da vardır. 22 nabız türü ve bunların hangi durumlara işaret ettiğini çok ayrıntılı ve doğru biçimde anlatmıştır. On beşe yakın ağrı türü tarif etmiş (Kesici, delici, batıcı, ezici gibi) bunların anlamlarını kaydetmiştir. İbni Heysem gibi göz fizyolojisinde doğru tespitlerde bulunmuş, optik ilkeleri doğru olarak açıklamıştır. Bu bilgileri doğru yorumlamayı başaran Bacon’un, göz merceği ile ilgili eserine ilham vermiştir. Bilindiği kadarıyla tıpta ilk kez “Gözle görülmeyen, hava ve su yoluyla bulaşan hasta-lık yapıcı küçük canlılar” diyerek mikropların varlığından bahsetmiş, o güne dek karıştırılan çiçek ile vebayı, cüzzam ile fil hastalığını, akciğer iltihabı ile akciğer zarı iltihabını birbirlerinden ayırarak farklarını göstermiştir. Humma nedenlerini ve çeşitlerini anlatmış, çevresel, kişisel, besinsel, irsî vb. etmenlerin hastalıklar ve seyirleri üzerindeki rollerini ayrıntılı olarak anlatmıştır. Nörolojik hastalıklarla psikiyatrik hastalıkları birbirinden ayırmış, psikosomatik hasta-lıkların nedenleri üzerinde durmuştur. Menenjiti özgül bir hastalık olarak tarif ederek “Uttaş” şeklinde isimlendirmiştir. Hastalığı tarifi tamamıyla doğrudur.

     Birçok tıbbi cihaz ve uygulama geliştirmiş, çoğunun önemi anlaşılamamış, kimisi kaybolup gitmiştir. Günümüz tıbbının gündelik uygulamaları arasında en çok kullanılan malzeme olan kateterler onun buluşudur. “El- kassıtır” olarak kullandığı tabir (Sokulup ilerletilen), Latinceye “Catheter” olarak geçmiştir. Meşhur “Ayıklama” komisyonunun değiştirmeyi unuttuğu on binlerce terimden biridir.

     Kanun’undaki tıbbı anlayabilmek için önce İbni Sînâ’nın manevi üstatları Hipokrat ve Galen’i bilmek gerekir. Birçok diğer Grek tıp yazarları arasında önde gelenler bunlardır. Antikçağın en ünlü hekimlerinden biri Hipokrat, kendi adıyla anılan tıp okulunun kurucusuydu. “Tıbbın Babası” adıyla anılır. Olasılıkla, MÖ. 460-361 yılları arasında yaşadı. Larissa’da ( Teselya ) öldüğünde 100 yaşını geçmiş olduğuna dair rivayetler vardır. Ardında, kendisine atfedilen 70 eser bırakmıştır. Tarihçiler, böyle bir kişinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusunda şüpheli. Hipokratik bilgilere göre tıp mesleğini icra eden hekimlere “Hipokratik” sıfatı verilmektedir. Platon ve Aristoteles ondan saygı ile bahsederler (bk. Platon, Phaidron). Bazı Eski Çağ yazarları, sadece kendi öğretisinin tanınması için Hipokrat’ın İstanköy Kütüphanesi’ni yaktığını yazarlar. Bu eserlerin bir kısmının öğrencileri tarafından, Hipokrat’ın ölümünden çok sonra yazıldığı ve içlerinde birbirleriyle çelişen görüşler olduğu belirtilmektedir. Ancak Hipokrat, başta Platon ve Aristoteles olmak üzere büyük düşünürleri daha antikçağda bile etkilemiş, Arapça bilimin doğmaSînâ büyük katkıları olmuş, Arapça bilimin Latinceye çevrilmesi ile rönesans hareketini de etkilemiştir. Tıp ahlakı ve tıbbi olaylarda gözlem yöntemine verdiği önem bugün bile dikkat çekicidir. Tıpta Hipokratik yemin geleneği (Hipokrat Yemini) hemen hemen bütün dünya tarafından benimsenmiş ve kullanılagelmiştir. Hipokrat ya da Hipokratik tıp geleneğini bu derece önemli yapan ve etkisinin yüzyıllar boyu sürmesini sağlayan şey nedir? Bunun birkaç nedeni var; birincisi, tıp mesleğinin ahlaki kurallara bağlı olduğu vurgulaması ve mesleği “Ulvi” bir idealizme büründürmesidir. Hipokrat bunu boş inançlar, gizemcilik üzerine değil tamamıyla doğal sebeplere dayalı (Naturalist) bir tıp düşüncesi üzerine oturtarak yapmıştır. Tıbbın, zor öğrenilen ve öğrenimin tüm yaşam boyu sürdüğünü vurgulayan ünlü bir aforizmasında (O Vios Makris i Tehni Trakhis)

Hayat kısa,
Sanat uzun
Fırsat anlık
Tecrübe riskli

     Karar vermek zor demektedir. Tedavide beslenmenin niteliği üzerinde son derece ayrıntılı biçimde durmuştur. Hastalıklarla beslenme özellikleri arasında doğrudan ilişki kurmuş; dinlenme, egzersiz, seçilmiş bazı vakalar için hacamat, lavman, terletme uygulamaları önermiştir. Diyetetik (Doğru beslenme), iyileştirme sanatının temelidir. Hipokrat’a göre insanlar, hayvanların aksine, işlenmemiş gıdaları tüketemez. Bu yüzden ilk “Aşçı”, aynı zamanda “İlk hekim”dir. Cerrahi uygulamalar da Hipokratik gelenekte önerilmekle beraber bu karar ancak çok ayrıntılı bir inceleme ve karar mekanizması uygulandıktan sonra verilebilir. Hipokratik tıp invazif (Girişimsel) uygulamaları son çare olarak görse ve kaçınsa bile oldukça iddialı cerrahi tedavi yöntemlerini de tanımlamıştır. Dağlama yöntemi bunlardan biridir. Özellikle Araplar tarafından benimsenen bu uygulama Avrupalılar tarafından Haçlı Seferleri sırasında öğrenilmiş ve kullanımı Batı dünyasında yaygınlaşmıştır. Hipokrat’ın eserleri Batı Tıbbı’nın temellerini oluşturmuş, hastalıktan ziyade “hasta”ya öncelik vermiş, kuramdan ziyade “gözlem” üzerinde durmuş, felsefi görüşlerden ziyade tecrübe ve gerçeğe saygı esası düşüncesinin temellerini oluşturmuştur. Doğrudan girişim ya da köklü değişimlere yol açacak (Radikal cerrahi gibi) tedavi uygulamaları yerine ağırbaşlı/sağduyulu yaklaşımı sağlık vermiştir. Bu görüşü, günümüz tıp eğitiminin temel düsturlarındandır ve doktorlara tedavi konusunda karar verme aşamasında bir uyarı olan “Öncelikle; Zarar Verme” (Latince; primum nihil nocere) aforizmasında özetlenir.

     Galen, (Claudius Galenos). MS 130-203. On sekizinci yüzyıla kadar Doğu ve Batı tıbbını etkilemiş çok ünlü bir hekimdir. Bergamalıdır. Stoacı bir filozof, mantık ve doğa bilginidir. Doğu tıbbında Calinos (Ya da Calinus Hekim) olarak anılmıştır. Bergama’da doğmuştur. Bergama’da tıp eğitimine başlayan Galen, daha 16 yaşındayken üç kitap yazmıştır bile. Tıp eğitimini Korintos, İzmir ve İskenderiye’de sürdürerek, 28 yaşında doktor olur ve mesleğe Bergama’da, gladyatörler okulunda cerrahlık yaparak başlar. Bu sayede, anatomi öğreniminin kısıtlamalar yüzünden (İnsan cesetleri üzerinde çalışmak yasaktır) son derece sınırlı olduğu bir devirde, yaralı gladyatörler üzerinde canlı anatomi öğrenme olanağı bulmuştur. Asklepius tapınağında da çalışmış ve iyi bir hasta çevresi elde etmiş, Batı Anadolu’da büyük üne kavuşarak, 32 yaşında Roma’ya gidebilmiştir. Roma, dönemin en büyük cazibe merkezidir. Ancak Roma’da tıbbın ileri olduğu söylenemez. Açığı M.Ö. 219’dan itibaren Roma’ya gelen Grek hekimler kapatmaya çalışmıştır. Galen burada da çok başarılı olur. Ünü, imparatora kadar ulaşır. Roma imparatorları Marcus Aurelius, Commodus ve Septimus Severus’un şahsi hekimliğine kadar yükselir. Sonraki imparatorlara da hizmet etmeyi sürdürerek kitaplarını yazar. Hayatı boyunca tek amacı, tüm hipokratik kuramları tek bir çatı altında dikkatli klinik gözlem ve hayvan deneylerinde edindiği bilgilerin süzgecinden geçirerek toplamaktır. Sicilya‘da öldüğünde arkasında 80 tanesi günümüze kadar ulaşan 500 den fazla eser bırakır.

Hekim, aynı zamanda bir filozoftur

     Galen, tıbba katkıları konusunda çok da alçak gönüllü değildir. Bir eserinde kendinden şu şekilde bahsetmektedir, “Trajanus Roma İmparatorluğu için her ne yaptı ise, ben de aynı şeyi, en az onun kadar, tıp için yaptım (…) hastalıkların tedavisinde izlenecek doğru yöntemi tek başıma gösterdim.” Meslektaşları konusunda da keskin bir hiciv sergiler, “Haydutlarla hekimler arasındaki yegane fark, mesleklerini icra ettikleri işyerleridir. Haydutlar dağlarda çalışırken, hekimler Capitol’ü kullanır” Meslektaşlarının tümü, onun gözünde aptallar sürüsüdür.

     Galen’e göre hekim, aynı zamanda bir filozoftur. Bu yüzden gerçek hekim, felsefenin üç dalında yetkinlik sahibi olmalıdır. Mantık, fizik ve ahlak. Ancak böyle bir bilgi ile hekim hastasının (Dolayısıyla tan-rıların) hayranlık ve saygısını kazanır. İdeal hekimlik maddi beklentiler için değil, insan sevgisi için yapılmalıdır. Galen, kendisini, gerçeğin peşinde yılmadan süren araştırmada, ne kadar çaba harcanırsa harcansın istediği her şeyi keşfedemeyeceğini anlayan bir akademisyen olarak görmüştür. Kendisi hakkındaki bu yorumu akla Goethe’nin ölümsüz bir eser hâline getirdiği, Dr. Faust’u getirir. Ortaçağ’da geçen bu Alman halk masalında, tipik bir simyacı olan Faust, her şeyi kavrayabilmesi karşılığında ruhunu şeytana satmıştı. Bu istek (Bir lanet gibi) günümüz doktorunun da bilinçaltında sürmektedir. Günümüzde de tıbbi olayların ardındaki sırların tümüne vakıf olma isteği ve aşırı heyecanı içindeki doktor-lar için “Faustus Sendromu” tanımı yapılmaktadır.

     Galen’e göre, doğanın amaçları ve bunları yerine getirecek donanımı vardır. Dört nitelik ve dört sıvı arasındaki dengelilik ilkesi doğa için elzemdir. Anatomi, parçaların anlamını gösterir ve bu nedenle “Mükemmel İlahiyat” için anatomi araştırmaları eşsiz birer kaynaktır. Anatomist, bu araştırmalarla Yaratıcı’nın güç, hikmet ve tanrısallığını görür. Mademki doğa amaçlanmıştır, hiçbir şey gereksiz değildir ve mükemmel bir hikmetle davranır, o hâlde, her yapı uygun görevi yapmak için düzenlenmiştir. Galen, anatomi çalışmalarını domuz, öküz ve maymun gibi hayvanlar üzerinde yaptığını saklamamıştır. Ancak olasılıkla insan anatomisine dair doğrudan gözlemleri de olmuştur. Ancak insan ve hay-van anatomisinin tıpatıp aynı olduğu ilkesini benimseyerek gözlemlerini insanlardaki de aynıymış gibi yazmıştır. Kas ve iskelet sistemini genel olarak doğru tanımlarken, dolaşım sisteminde de kan dolaşımını bulmaya yaklaşmış, sinir sistemini “motor” ve “duyusal” olarak doğru bir biçimde ikiye ayırmayı da başarmıştır ancak iç organlarda bu kadar başarılı değildir. Kalbin sağ karıncığında kanın akciğerden gelen hava ile karıştığını zannediyordu. Beyin kan dolaşımını da hatalı olarak sığırlardaki gibi tanımladı. Böylece, büyük otoritesinin gölgesindeki birçok hekim-bilgin, “Galen yanılmış olamaz!” diyerek, bulgularını kayıtsız şartsız kabul etti. Bu durum, Paracelcus un XVI. yüzyılda bu duruma karşı çıkıp tüm dogmatik bilgileri şiddetle reddetmesi; Galen, Hipokrat ve İbni Sînâ’nın eserlerini halkın önünde yakarak dogmatizmi lanetlemesiyle değişmeye başlamış ancak bilimde deneysel yöntem ancak XVIII. yüzyıldan sonra yaygınlaşabilmiştir.

     Galen, Hipokrat gibi, hastalıkların doğal nedenleri olduğuna inanmıştır. Tedavi konusunda ise Hipokrat’tan ayrılır. Onun gibi “Zarar Vermeme” ilkesini uygulamak yerine derhal harekete geçmeyi önerir. Kan alma (Hacamat), hemen hemen (Kanama dahil) her tıbbi sorun için önerdiği bir tedavi yöntemidir. Lavman, kupa çekme, açlık diyetleri de sıklıkla önerdikleri arasındadır. Bu tedaviler tüm Orta Çağ ve Rönesans boyunca uygulandığı gibi etkileri günümüzde de (Anadolu Halk Tababeti) sürmektedir.

     Kanun, ancak, yukarıda özeti verilen Galen ve Hipokrat’ın kuramları bilinir, hastalıklara ilişkin fizyopatolojik tahlilleri çözümlenebilirse anlaşılabilir. İbni Sînâ genel olarak “Humoral Teori” denilen bu temel görüşe bağlı kalmıştır.

     Sînâ’ya göre hekim, asla hastasından ümidi kestiğini belli etmemeli, tüm gücü ve bilgisiyle sonuna kadar hastalıkla mücadele etmelidir. Bu durum, hipokratik geleneğe terstir. Bu nedenle Hipokrat Ye-mini metninde bulunmaz. Çağdaş tıbba en uygun olan, İbni Sînâ’nın yaklaşımıdır.

     Avrupa da ilk nöroloji kitabı 1549’da basılmıştır. Yazarı Hollandalı doktor J. Pratensis’in yazdığı “De cerebri anatome” adlı bu kitapta Arabistlerin etkileri hemen dikkati çeker. Dolayısıyla Galenik hatalar aynen tekrarlanmıştır. Kanun’daki bazı anatomik hatalar (Galenik), XIII. yüzyılda Kanun’a bir şerh yazan Endülüslü İbn-ül Nafis tarafından düzeltilmiştir. Nafis, küçük kan dolaşımını da bulmuştur. Ama kimse bu buluşun önemini anlamaz. Önce 1553’te Miguel Serveto (Ki daha sonra Cenevre’de engizisyon tarafından yakılarak cezalandırılmıştır), sonra 1559’da Real-do Colombo bu bulguları yeniden yayımlar. Harvey muhtemelen bu eserleri okumuştur. İngiliz Kilisesi’nin ülkeden kovduğu William Harvey, Padua’ya giderek orada ders verir. Harvey’ in kan dolaşımını tanımladığı ünlü kitabı “De Cerebri anatome; cui accessit descriptio et usis” 1664’te Londra’da basılmıştır. Hâlâ, kan dolaşımını ilk kez onun tarif ettiğine inanılır. Ancak aydınlanma başlamıştır ve Avrupalı bilimciler; çoğu kez canları pahasına, Arabistleri okumaya, tartışmaya ve onların hatalarını serbest deney ve gözlemle aşmaya başlar. Değeri epey sonra anlaşılabilen anatomi kitabı De Corporis Humani Fabrici Lipri Septem (Andreas Vesalius, 1543) Batı Tıbbının aydınlanmasını müjdeler. Gerçek insan teşrihlerine (Dissections) dayanan ve oldukça bağımsız anatomik gözlem ve işlevsel açıklamalardan oluşan bu kitabın etkisi neredeyse bir devrim niteliğinde olmuştur. Hâlbuki Vesalius bir İbni Sînâ hayranıdır. “Kanun”un kötü tercümelerinden bıkmış, daha iyi anlamak için Arapça öğrenmiştir.

Sînâ, vücutta üç ruh (Güç) olduğunu söyler

     İki ünlü Hollandalı doktorun kitabından bahsetmekte yarar vardır; ilki bir Sînâ hayranı olan Forestus’un Observationum et Curationum Medicinalium ad Chirurgicorum Opera Omnia (1654) adlı eseri ile Rembrandt’ın ünlü tablosu Dr. Tulp’un Anatomi Dersi’nde resmedilmiş Dr. Nicholaas Tulp’un Observationes Medica (1641) isimli eserleridir. Her iki kitapta Sînâ’nın tartışılmaz, mutlak otoritesini her sayfasında hissettirir. Kitaplarda takdim edilen hastalardaki klinik sorunlara ilişkin açıklamalar, tamamiyle Kanun’daki fiyopatolojik tahliller ışığında yapılmıştır. Sonuçta da aslında hiçbir tıbbi yenilik getirmemiş, Kanunu’un daha geniş bir çevirisi, şerhi olmanın ötesine geçememiştir. Nörolojinin kurucuları arasında gösterilen Sylvius’un Opera Medica adlı yapıtındaki Hareket Bozuklukları bahsi satır satır Kanun’dan alınmıştır.

     İbni Sînâ’ya göre vücudu yöneten güçler vardır. Bu düşünce önce Aristo sonra Galen’den geliştirilerek alınmıştır. Sînâ, vücutta üç ruh (Güç) olduğunu söyler, Nefsani (Animae), Tabiyyei (Naturae) ve Hayvani (Vitae). Kanun’da organlar nemli ve kuru olarak ikiye ayrılmıştır. Beyin ve omurilik nemli organlar arasında sayılır. Hareket ve duyu sinirleri ise kuru organlar ararsında sayılır. Periferik sinirler basit organ, beyin temel organ olarak adlandırılır. Tarihte ilk kez beyincik vermis kısmı ile beyinsapı cnucleus caudatus, bölümlerini tanımlamıştır. Anatomik kafa çiftlerini kısmen Galen’e benzer biçimde tarif etmiş, optik kiyazma ve pupillayı ve bunların görme fizyolojisindeki rolü dönemin Tabiyyei Güç kuramı ile açıklanmaya çalışılmıştır. Tarihte ilk kez İbni Sînâ periferik sinir yaralanmalarının cerrahi olarak onarılabileceğini anlatmış ancak bunu uygulamak XVI. yüzyılda mümkün olmuştur. Ferrara’nın Milano’da 1594’de basılan kitabında İbni Sînâ’ya ait bu yöntemin uygulaması anlatılır (Observationum Chirurgicarum, Observatio XVII: De Modo Consuendi Nervos Magnos İncisos).

     Leonarda Da Vinci’nin notlarındaki birçok fikri de (Bir kısmını uygulamaya sokmuştur), İbni Sînâ’da görüyoruz. Özellikle Da Vinci’nin anatomisi Sînâ’ya çok benzemektedir. Sînâ’nın bulduğu ve ayrıntıları ile şekillerini çizdiği çıkrık, kaldıraç, kama, palanga sistemlerini buna ekleyebiliriz. Yazılarında İbni Sînâ’dan alınmış Arapça terimlere rastlanır. Ama o da, aynen Descartes ve diğerleri gibi tepe tepe kullandığı fikirlere asla atıf yapmamıştır. Descartes’ın meşhur “Dualite”’si ve “Uçan Adam-L’homme Volant” örnekleri, tamamıyla Sînâ’dan aşırılmıştır (Renatus Descartes, L’Homme, 1664). Düşün hayatı üzerinde yarattıkları zincirleme etkilerle Avrupa’da “Renaissence”ın fikri mimarisini, zihinsel vasatını hazırlayan Arabistler, kendi ülkelerinde bu etkileri uyandıramadılar. Bu durumun nedenleri bu makalenin amacını bir hayli aşmaktadır.

     İbni Sînâ’nın iki yüzün üzerinde olduğu sanılan eserleri genel olarak değerlendirildiğinde; felsefi düşüncesini bütünlük içinde sistematik olarak ifade edemediği ancak ilgilendiği konularda ansiklopedik tanımlamalar yaptığı şeklinde eleştirilmiştir. Ancak bu durum, en azından, tıp için geçerli değildir. Kanun, tüm eleştirilerin ötesindedir. Kanun’un ilk Latince baskılarından biri muhtemelen 1187’de Tuleytula’da Cremona’lı Gerard tarafından çevrildi. İbni Sînâ’nın Latincede Avicenna olarak tanımasının nedeni, tercümanların daha çok Yahudi olmaları ve İbranice İbn- in karşılığı olarak “Aven”in konulmasıdır. İbni Sînâ’nın en kapsamlı yapıtı, tüm öğretilerini kapsayan Şifa’dır. Nacat (Şifa’nın özeti), Al İşarat v’al Tanbihat, Al- Hidaya (Mantık, doğa ve tanrı bilim), Hikma-i Alai, Al-Hikmat al-Maşrikiyya, Kitab al Kanun Fi’l Tıbb, Tis Rasa’il f’il-Hikma va’l- Tabiiyat ve ruh bilimi üzerine Kitab al-Nefs; en önde gelen eserleridir. Musiki hakkında yazdığı eserde ses perdeleri, duraklar, dizgeler, rtimler hakkında makaleler kaleme almıştır. Çok seslilikle ilgili tamamen yeni açıklamalar yapmış, stenografi benzeri harf ve işaretlerle ilk kez noktalama düzeni geliştirmiştir. Öğrencisi İbni Zeyla ise bu bilgileri geliştirerek daha mükemmel bir nota düzeneği yapmayı başarmıştır. Buna rağmen Osmanlılar bu bilgilerden bihaber görünmüşlerdir. Osmanlı musiki eserlerini kaybolmaktan, bir nota kayıt düzeneği geliştiren Dimitri Kantemir (Kantemiroğlu, 1673-1723) kurtarmıştır. Romanyalı olup devşirilmiş ve devlet adamı olarak yetiştirilmişti. Saray çevrelerinde iyi bir eğitim aldı. Osmanlı musikisine hem eser hem de nazari anlamda büyük katkıları oldu. Boğdan Voyvodası iken Osmanlı’ya isyan etti. Çok kültürlü, büyük bir münevverdi. Ama İbni Sînâ’nın kitapları incelenseydi, bunlar 550 yıl önce yapılabilirdi. İbni Sînâ, müzikle matematik arasındaki ilişkiyi oldukça ayrıntılı ele alarak muazzam bir “Musiki Nazariyesi” geliştirmiş; ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanımını önermiştir ki her nasılsa Selçuklu ve Osmanlı Tıbbı bu öğüde uymuştur. Jeoloji, jeodezi, coğrafya, mineroloji, meteoroloji, litolojiyi ayrı ayrı ele almış; sayısız katkıları olmuştur. Astroloji ve simyayı tümüyle reddetmiştir ki bazılarına göre en büyük başarılarından biri, budur. Bitki histolojisi, anatomisi ve fizyolojisine dair gözlemleri eşsizdir ve sahasında ilktir. Botanik terminolojisinin gelişimi için sağlam bir temel oluşturabilecek yapıtı (Liber Plantis), unutulup gitmiştir.

     İbni Sînâ felsefesi, Orta Çağ felsefesinin temel özelliklerini yansıtır. Deneyci ve akılcıdır. Batı’da Saint Thomas Doğu’da İbni Sînâ, skolastiğin en büyük temsilcisi sayılır. Ona göre ruh manevi bir cevherdir. Ruh beden olmadan kendini bilebilir mi? Eğer bu mümkünse o gerçekten bedenden ayrı ve bundan dolayı da manevi bir cevher demektir. Bunu anlamak için boşlukta asılı duran ve organları birbiri ile hiçbir şekilde irtibatlı olmayan bir adam düşünelim. Bu adam, dış çevreden hiçbir uyaran da alamasın. Böyle bir adam, kendisinin var olduğunu kabul edecek, fakat organlarının, duyusal ruhunun varlığını bilmeyecektir. Öyle ise üç boyutu olmayan bir varlığı tasarlayacaktır. Bu sırada onun herhangi bir elini gördüğünü varsayalım. Onun kendisine ait olduğunu ve bu gördüğünün kendi doğaSînâ ait olduğunu düşünmeyecektir. Bunun için bu adam kendi kendisini organlarını bilmeksizin, doğrudan doğruya bilebilir. Ruhunun bedeninden farklı olduğunu görür. Ruhunu kavramak, onun varlığını bilebilmek için bedene ihtiyacı yoktur. Öyleyse ruh manevidir. İbni Sînâ’nın bu benzetmesi, “İnsan-i Tair” (Uçan İnsan), Bonaventura, Albertus Magnus başta olmak üzere birçoklarınca kullanılmıştır (L’homme-Volant).

     Dünyanın ebedîliğini açıklayan ve ölümden sonra insanların tekrar “Cismani” olarak dirileceğini reddeden öğretileri, gerçekte, insanların bilgisizlikten ve manevi olarak da “Şekli” dinden kurtulmasını vadedebilir. Bu görüşleri, dönemin ağırlık kazanmaya başlayan Eş’ari görüşüne ciddi bir itiraz sayılabilirdi. Üstelik İbni Sînâ, Doğu’dan gelen bir Türk’tü (Mevâli). Her ne kadar Büyük feylesof, El-Şeyh-ül Reis İbni Sînâ, sıradan insanlara bunlardan bahsetmemeye; halka yönelik kitaplarında, hâkim Sünni yorumlara uygun tespitler yapmaya çalışmış olsa da ömrü hapislerde ya da düşmanlarının gazabından kaçıp sığınabileceği başka yerler aradığı yolculuklarda geçti. Bazı eserlerinde düşmanlarını eleştirmekten çekinmedi. Cahilce tepkiler veren kimseleri bir eserinde hadis yazarları arasındaki Hanbelilere benzetiyordu (El Hanabile min Ketebet el Hadis; Mantik-ul Meşrıkuyyun). Birçok çağdaşı ve ardılları olan bilimci; özellikle bir diğer büyük İslam mütefekkiri olan Gazali ( Doğumu 1111) tarafından şiddetle eleştirildi.4 Sînâ’ya göre vahiy denilen olay, Cebrail’le konuşmak değil, akılla sezmektir. Peygamberler, başkasının akılla kavrayamayacağı şeyleri sezme ve algılamadaki üstün güçleri ile bütün insanlardan üstündürler. Vahiy, ilham, rüya, tanrısal bilginin parçalarıdır (Hikmeti ilahiyenin cüzleridir). Bu gerçeklere ancak ittisal (Tanrı ile birleşme) yoluyla varılabilir. Bu ifadeler, Sînâ’nın yeni Platoncu meşşailikten, işrakiliğe geçtiğini göstermekteydi. Ona göre atomlar sonsuz sayıda bölünebilirdi. Evren, bir anda ortaya çıkmamıştı, cansız doğadan canlı doğaya derece derece geçiş ( Bitki-hayvan-insan) söz konusuydu.

     Hodgson’a göre İbni Sînâ’nın en büyük başarısı, Aristo dizgesini anlamak ve bir şekle sokmak için onu çok daha anlaşılır ve kullanışlı bir hâle getirmesidir. Açıkça görüldüğü gibi çağının çok ötesindeki bu fikirlerin anlaşılamamaSînâ ve “Zındıklık” suçlamaları ile karşılaşmasına şaşmamak gerek. Bu saldırılara karşı Sînâ’yı savunmak için yine büyük düşünürlerden İbni Tufeyl (Abubacer, Abentofal), İşrakiy görüşün alegorik biçimde işlendiği Hayy ibn Yakzan’ı kaleme aldı. İbni Sînâ’nın da aynı isimli bir kitabı vardır. İbni Tufeyl (?-ölm. 1186) Endülüslü bir filozof ve hekimdi. İşrakiydi. Tanrının oğlu Hay ya da Tanrının oğlu Can (Canlı) ismindeki bu kitap ki sezgiyle tanrısal gerçekliğe ulaşılabileceği işlenir, Batı’da büyük ilgi uyandırdı. Daniel DeFoe’ya ilham vererek Robinson Crusoe’yi yazmasını sağladı. İbni Sînâ’ya yönelik en cahilce suçlamalar ki daha çok Batılılardan gelmektedir; Sînâ’nın fikirlerinin Grek düşüncesine yeni bir şey katmadığı şeklindeki eleştirilerdir. Buna en iyi cevap, bu derece körlüğün art niyetli olduğu ve eğer bilgisizlikten kaynaklanıyor ise bu büyüklükteki cehaletin de ancak eğitimle olabileceğini söylemekten ibaret olur.

DİPNOTLAR

1 -Türk devletleri bazen yönetici zümrenin ismiyle bilinmişlerdir. Bu onların Türk olmadığını göstermez. Selçuklular, Osmanlılar, Harzemşahlar gibi. Yönetici sınıfın değişmesi ile devletin ismi bazen değişebilmiştir. Önemli olan devletin devamlılığıdır ki günümüze kadar bu hep böyle olmuştur. On altı büyük Türk devleti, Cumhurbaşkanlığı forsunda birer yıldız olarak temsil edilmektedirler.

2 -Eski Roma Devleti sınırlarında yaşayan ve Grekçe konuşan halklar. Türkler tarafından çok doğru olarak “Rum; Romanum-Romalı” olarak isimlendirilmiştir Bizans, Osmanlı sultanlarının “Roma İmparatoru” unvanını (bk. Fatih Sultan Mehmet’in yazışmalarında kullanılan ünvanlar) yok saymak için Batılı tarihçilerin uydurduğu sahte bir isimlendirmedir. Doğu Roma Devleti kendisini hiçbir zaman böyle isimlendirmemişti. (Bu yüzden Eski bir Roma kenti olan Konya (Iconium) yaşayan Mevlânâ Celaleddin, “Rumi” olarak bilinir. Bugünkü Yunanistan’ın halkı olan Yunanlıların, her ne kadar müsteşriklerin iddiası bu olsa da, Grek uygarlığı ve halkları ile bir ilgisi yoktur.

3 -Konusu Orta Çağ’da geçen gerçek bir olaya dayanan bu romanda manastır hayatına dair ince ayrıntılara yer verilmektedir (Umberto Eco: Gülün Adı. Can Yayınları. 1986 İstanbul.) Görevleri elyazmalarını çoğaltmak ve tercüme etmek olan keşişler için İbni Sînâ’nın kitabı çok değerlidir. Ancak tutucu bazı manastır yetkililerinden de çekinilmektedir çünkü meşhur Papalık, yasak kitap listesine göre (Codex) Grek felsefecilerinin etkisinde olduğu düşünülen İbni Sînâ dâhil Arabistlerin hemen tümü yasaktır. Yasağa uymayanın sonu Kutsal Engizisyon mahkemesi olur. Gerçek bir olayın elyazmasına dayanılarak hazırlanan kitaptaki bilgiler, dönemin Hristiyan Avrupa’sındaki aşağılık kompleksini, değer yargılarını, gelenekçilerle akılcılar arasındaki mücadeleleri de yansıtması bakımından ilginç gözlemler verir. Benzer şekilde Müslümanlara hakarette çekingen davranmayan Dante, konu İbni Sînâ olunca, onu cehenneminde iyi bir mekâna yerleştirir. Vaftiz olmayanlar için, cehennem göz önüne alındığında en iyi yer sayılabilecek bir bölümde İbni Sînâ, Platon, Sokrates, Aristo, Batlamyos ve Selahaddin Eyyubi’yi bir araya getirir.

4 -Ayrıca bk. Es sekafetul akliye vel halül ictimaiyye fi’asrir Reis Ebi Ali bin Sînâ; Le Livre du millenaire d’Avicenne- Kitab-ul Mihrican li- İbn Sînâ- Societe Iraniene pour la Concervation des Monuments Nationaux, Collection du Millenaire d’Avicenna, no:32, Tahran; imprime de l’Universite de Teheran; 1376 / 1335.

5 -Gazali’nin bizim için önemi, Osmanlı medreseleri tarafından yegâne akademik kılavuz olarak alınması ve eğitim ilkelerinin, müfredatın bu çerçevede benimsenmiş olmasıdır. Eğer Osmanlı, Gazali’yi değil de; İbni Sînâ, Biruni, İbni Haldun, Farabi, Razi, İbni Heysem, El Cebr, gibi Mutezile’nin devamı sayılabilecek “Akılcı” ların açtığı yolu benimsemiş olsaydı; Gazali’nin önerilerine uyup özgür düşünceyi medreseden kovmasa, diyalektik düşünceye (Cedel) hiç olmazsa bu kurumlarda tahammül edilebilseydi, bugün Dünya siyâsası, sınırları daha da önemlisi, Batı’nın sömürgesi durumundaki İslam ülkelerinin durumları ne olurdu acaba? İngilizler Hindistan ve Çin’i, Afrika ve Avustralya’yı sömürge yapabilirler, İspanyollar Amerikan, Maya, Aztek,İnka uygarlıklarını yok edip kurtulabilenleri köleleştirebilir miydi? Kızılderili soykırımı olabilir miydi. ABD ve Kanada devletleri kurulabilir miydi? İspanyol ve Portekiz milliyetçileri ile karşılaşanlar bilir, Türklere garip bir kin duyarlar. Bizim hiç bilmediğimiz (Hatırlamadığımız) deniz savaşlarından bahsederler. Onların donanmalarının mağlup olduğu eski Osmanlı deniz savaşları; bir de Pîrî Reis’i unutamazlar. Osmanlı nasıl olur da Hint Okyanusu’na donanma gönderir, o adalara asker çıkarır, halkı Müslüman yapar. Pîrî Reis’in, bu uzak seferi bir okyanus ötesi “Huruç” harekâtıdır. Bütün “Colonialist”leri fena hâlde korkutmuştur. Asla ve kata tekrarlanmaması için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamıştır. Daha sonra “Jesuit” misyonerleri buraları Hristiyanlaştırmak için çok uğraştılar. Ama Osmanlı Devlet yönetimi, dalkavukların etkisi ve yönetim biçimindeki akıl almaz zaaflar nedeniyle Pîrî Reis’in kafasını vurdurdu. Bu, Osmanlı’nın büyük denizlere ilk ve son çıkışı oldu.

KAYNAKLAR
* AS Lyons, RJ Petrucelli: Medicine under Islam.; Arabic Medicine. In; Medicine, an Illustrated History. Abradale, New York 1987. * Bölükbaşı O, Gürpınar S, Özoran Y: Neden otopsi yap mıyoruz ? Sendrom (Excerpta Medica) 9,2 :1997; 90-92. * Bölükbaşı O, Özmenoğlu M: Arabik bilimciler ve erken dönem İslam kaynaklarının nörolojik sorunlara bakışı. 33. Ulusal Nöroloji Kongresi, 1997; p 5.42. * Bölükbaşı O: İbni Sînâ’nın eserlerinde nörolojik bilimlerin yeri. Türk Nöroloji Dergisi Özel Sayısı, 4; 1998: 47. * Bölükbaşı O: 15.-17. Yüzyıla ait iki Türk tıp kitabında nörolojik bilgiler, İtaki’nin Anatomisi Teşrihi Ebdan ve Hızır’ın Müntehabı Şifa’sı. 37. Ulusal Nöroloji Kongresi. 2001; s. 120. * Bölükbaşı O: İbni Sînâ’nın nöroloji ve periferik sinir cerrahisine katkıları. Sendrom (Excerpta Medica), 12, 3; 2000: 60-63. * Bölükbaşı O: Ortaçağ ve Üniversite’nin Misyonu. Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 9 Kasım 2002: s 5. * Bölükbaşı O, Turgut M: Neurology in the Writings of Avicenna and the Early Islamic Beliefs. Journal of Neurology, 246, supp. 1, 1999: 1/109. * B. Brentjes, S. Brentjes : Ibn-i Sînâ, Avicenna. Pencere Yayınları, İstanbul ( Tarihsiz ) * D. Gutas, İbni Sînâ’nın Mirası. Klasik. 2004, İstanbul * H. Ellis: History of Surgery. Greenwich Medical, 2001, London. * K. Walker. Histoire de la Medicine, Des pratiques anciennes aux decouvertes les plus modernes. Editions Gerard, 1962, Verviers. * L Garcia-Ballester: A marginal learned medical world, Jewish, Muslim and Christian medical practitioners, and the use of Arabic medical sources in the late medieval Spain. Practical Medicine from Salerno to the Black Death. Cambridge, 1984, London. * L Magner: A History of Medicine. Marcel Decker, 1992, New York. * LN Gumilyof : Hazar Çevresinde Bin Yıl. Selenge. 2003, İstanbul. * Lyons AS, Petrucelli RJ: Medicine under Islam; Arabic Medicine. In; Medicine, an Illustrated History. Abradale, New York 1987. * MT Multanofskiyı. İstoriya Meditsinı. Gasudartsvennoye Izdatelstvo Meditsinskoy Literaturıy. 1961. Moskva. * H.Z. Ülken. İbni Sînâ maddesi. İslam Ansiklopedisi. cV/II.. Millî Eğitim Bakanlığı Basımevi, 1988, İstanbul. * M. Aminrazawi. Article on İbni Sînâ. Great Thinkers of the Eastern World (Ed. Ian P. Mc Greal) Harper Collins, 1995, New York. * M.G.S. Hodson. Felsefe ve Manevi Tecrübe Meselesi, İbni Sînâ. İslamın Serüveni. C II., s. 185, İz Yayıncılık, 1993, İstanbul. * O. Hançerlioğlu. İbni Sînâ maddesi. Felsefe Ansiklopedisi. C 1, s. 264-267. * Pestronk A: First neurology book written in English (1650) by Robert Pemell De Morbis Capitis. Archives of Neurology 46, 2: 1989; 216-220 . * Terzioğlu A. İbni Sînâ’nın Tababeti ve Avrupa’ya Tesirleri. İbni Sînâ, Doğumunun Bininci Yılı Armağanı. Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1984, Ankara. * S.G. Agacanof: Oğuzlar. Selenge. 2002. İstanbul.

Doç. Dr. PhD. Okan Bölükbaşı